<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818</id><updated>2012-01-13T07:40:16.530-08:00</updated><title type='text'>Sevan Nişanyan/Agos yazıları</title><subtitle type='html'>Bu makalelere "yolculuk hikâyeleri" diye başladım. Asıl amaç o da değil, "insan karşılaşmaları" anlatmaktı. Bir an için insanların kabuklarından çıkar gibi olduğu anları yakalamak. O anları direkt anlatmak zordur, insanın gözünü yakar; yandan yaklaşmak lazımdır. "Kafkacı asteğmen" hikâyesindeki Rilke alıntısı, günün birinde bu yazılardan bir kitap olursa, herhalde giriş yazısı olur.&lt;br&gt;&lt;br&gt;Son zamanlarda iş iyice otobiyografiye kaydı. Kendimden bu kadar çok söz etmemi ayıplamazlar inşallah</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>42</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-6678911014938838443</id><published>2009-10-25T11:47:00.000-07:00</published><updated>2009-10-31T15:21:41.761-07:00</updated><title type='text'>Çırpınırdı Karadeniz</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;2000 Eylülünde Karadeniz cephesi karıştı. Önce Giresun belediye başkanı çıkıp Topal Osman’a laf edeni yaşatmayız mealinde bir şeyler söylemiş. Peşinden Bayburt’un yerel gazetesi birkaç gün üstüste sekiz sütun manşet geçmiş, “Küstah Ermeni Bayburt’a dil uzattı” diye. Kitapta “Bayburt’lu kadınlar tepeden tırnağa burka giyiyor, Afganistan gibi bir yer” demişim. Başyazılar zehir zemberek, &lt;strong&gt;tok evin aç itiymişiz, susturmayı bilirlermiş&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Trabzon Ticaret Odası ayaklanmış, kitabımın* toplatılmasını istemiş. Meğer “Trabzon’da nataşalar var” diyormuşum. Vali bey demeç verip “Trabzon’da nataşa yoktur” buyurmuş, &lt;strong&gt;ne de olsa vali, hakikatle bağı o kadar&lt;/strong&gt;. Türsab başkanı Ulusoy, ki Trabzonludur, yayınevime yazı yazıp kitabı derhal toplatmazlarsa bilmemkaç yüz milyarlık işlerini iptal edeceğini bildirmiş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Birtakım pespaye kanalların açık oturumlarında her gün adım geçmeye başladı. Neymiş? Atom Egoyan’ın Ararat filminin piyasaya çıktığı şu günlerde acaba yurdumuza karşı bir komplo muymuş? Hulki Cevizoğlu’nun programında aklıevvelin biri çıkıp Pontos bölgesinde Nişanyanların misyoner faaliyetlerinde bulunduğunu ifşa etmiş. &lt;strong&gt;Lazları kandırıp Ermeni yapıyormuşuz, zeğer&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tehdit maillerinin bini bir para. Kesif bir lağım kokusu, adeta ekrandan taşıyor, ağzını burnunu dolduruyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bunların hepsi dört-beş günde oldu. Televizyonlardan biri canlı yayına çağırdı. Ya herro ya merro deyip gittim. Allahtan formdaydım. Sırıtarak oturdum. “Bunların” dedim “okuma alışkanlığı yoktur, okusalar da anlamazlar, taşra matbuatının yavelerinden başka yazı görmemişlerdir, &lt;strong&gt;anlayışlı olmak lazım&lt;/strong&gt;.” Trabzon Türsab temsilcisi yayına çıktı, ona nataşaları sordum. Vali bey eğer işlerinin çokluğundan dışarı çıkamıyorsa bir akşam memnuniyetle gezdiririm dedim. Efendim bölgede gayrımüslim nüfusun tasfiyesine 1913’te başlandı demişim. “E nedir bunda yanlış olan? Tarih mi yanlış? 1915 mi olacak? Daha mı önce? Daha mı sonra?” diye üstüne vardım. Ehem, yani, eee…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi akşam televizyona &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=DetayliArama&amp;amp;ItemsPerPage=10&amp;amp;Asc=0&amp;amp;prmEk=0&amp;amp;prmTitle=1&amp;amp;prmSpot=1&amp;amp;prmText=1&amp;amp;AuthorKeyword=NAMIK%20KEMAL+ZEYBEK"&gt;bunların piri sayılan eski bakanlardan birini&lt;/a&gt; çıkardılar. Yarım saat esip üfürmüş, bunlar Taşnak militanıdır, atalarımızın hoşgörüsü, ekmeğimizi yeyip, yabancı ajanı, falan filan. Telefonla bana bağlandılar. Kusura bakmayın bu saçmalıklara ayıracak vaktim yok, şu anda yemek yiyorum dedim, kapattım. Büsbütün kudurmuş, &lt;strong&gt;İlker Başbuğ gibi köpürmüş&lt;/strong&gt; diye anlattılar, seyredenler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ne olduysa oldu, linç kampanyası tıss diye sönüverdi. Bayburt gazeteleri taşra hayatının daha rutin tezahürlerine geri döndüler, Bayburt milletvekili olan eski bakanın canlı yayında yediği lafı haber bile yapmadılar. Ertesi haftaya başka bir televizyon çağırmıştı, telefon edip iptal ettiler. Başaran Ulusoy aradı, barış çubuğu içmeye davet etti müthiş bir sevimlilikle. &lt;strong&gt;Tehdit mailleri de bıçakla kesilmiş gibi kesildi&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ne sonuç çıkıyor? İki sonuç. Bir, bu işler organizedir. Kampanya tek elden yürütülmese, öyle pat diye kesilmezdi. İki, kampanyayı yönetenler ön planda gözükenlerden daha akıllı tipler. Çünkü benim tavrım ön plandaki aptalları çıldırtmaya yönelikti. Birileri işin çığırından çıkacağını gördü, dizginleri çekti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hayatta başıma bunun gibi üç linç kampanyası geldi. Öbür ikisini de anlatacağım. Her birinden çıkardığım dersler var. En önemlisi şu: Bu memlekette öyle güvercin tedirginliğiyle yaşamaya gelmez. &lt;strong&gt;Köpek gördün mü değnekle üstüne yürüyeceksin&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;______________________&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*Sevan Nişanyan, &lt;i&gt;Meraklısı için Karadeniz,&lt;/i&gt; Boyut Y. 2000-2006.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-6678911014938838443?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/6678911014938838443/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=6678911014938838443' title='9 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6678911014938838443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6678911014938838443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/09/abhazyann-fethi.html' title='Çırpınırdı Karadeniz'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>9</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8282620651798694954</id><published>2009-04-01T12:32:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:21:47.500-07:00</updated><title type='text'>Müslüman Rafik ve Budist rahip</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 7.03.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Welikada hapishanesi Türkiye’dekilerle kıyaslanmaz, feci bir yer. İlk gün normal tutuklu koğuşlarından birine verdiler. 20 x 50 metrelik beton bir hangar, yatak filan yok, tıklım tıklım insan dolu. Hepsi vıcık vıcık bitli, yarı çıplak kara adamlar. Çoğu hırsız, esrarkeş; Tamil gerillaları ayrı bir grup. Gece çok fazla birbirine değmemeye çalışarak çıplak beton üstüne kıvrılıp yatıyorsun. Gündüz toz toprak bir avlu, gölge yok, hava elli derece. Millet yeşermiş bir su birikintisine girip serinlemeye çalışıyor. Arasıra gardiyanlar belirip birini kan revan içinde kalıncaya kadar dövüyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün kendimi katiller koğuşuna aldırmayı başardım. Hapishanede katillerin yeri başkadır. Hırsız-uğursuz takımı gibi olmazlar, ağırbaşlı insanlar. Çoğu hayatlarında bir kere suç işlemiştir, ondan beri o suçu nasıl işlediklerini anlamaya çalışır. Uzun süre içeride oldukları için, kurulu bir düzenleri vardır. Ayrıca katiller koğuşu daha güvenli olur, kan davalarından çekindikleri için it uğursuz takımını pek içeri sokmazlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Koğuş başı Rafik, müslümanmış. Nerelisin dedi. Türkiye deyince yüzü parladı, “Are you Muslim?” diye sordu. Kem küm ettim. Arapça bilir misin dedi. Bilirim dedim. Bizim zamanımızdaki kopya kâğıtları gibi incecik rulo yapılmış Kuran ayetleri, yanında Tamilce açıklamaları ile, çıkardı. Oku dedi, okudum. Sarıldı, öptü. Mücevher tüccarıymış. 5 milyon dolarlık mücevherini gümrükte alıkoymuşlar, o da çekip gümrükçüleri vurmuş. Karısıyla kızı kendisini terketmişler. Beş seneden beri ziyaretçisi gelmemiş. Bana yere yaymam için temiz bir hasır, bir de giymem için sarong verdi. Pantolon çıktı, rahatladım. Yatmam için heladan uzak, güzelce bir yer gösterildi. Benden uzak durmaları için koğuşun belalıları uyarıldı. En büyük dileği bir Kuran’mış. Çıkacak olursam bir tane göndermeye söz verdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sri Lanka’nın en ünlü mahkûmları da bu koğuştaymış. Devlet Demiryolları eski genel müdürü ile tanıştık. Hasır komşum safran rengi cübbesi içinde bütün gün gülümseyerek oturan bir budist rahibi idi. Sükûnetini nasıl koruduğunu sordum. Sükûnetini korumanın en büyük erdem olduğunu söyledi. Aklı terkedenin Buda’ya ulaşacağını, ondan sonra hapishanenin insanı rahatsız etmeyeceğini anlattı. Dambulla’daki kutsal bo ağacının altında sabaha kadar oturup ilahi dinlediğimizi anlattım. Gülümsedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Demiryolları müdürüyle İngilizce bilen iki mahkûma ohel öğrettim. Bir hafta boyunca durmadan ohel oynadık. Sonra ben tahliye edildim. İstanbul’a döndükten sonra Sahaflar’da cebe giren minyatür Kuran’lardan bir tane buldum, Rafik’e gönderdim.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Welikada hapishanesinde halâ ohel oynanıyor mudur diye merak ederim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8282620651798694954?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8282620651798694954/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8282620651798694954' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8282620651798694954'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8282620651798694954'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/03/mslman-rafik-ve-budist-rahip.html' title='Müslüman Rafik ve Budist rahip'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8607048061472790794</id><published>2009-03-31T12:38:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:22:54.992-07:00</updated><title type='text'>Kafkacı asteğmen, polis müdürü, Ermeni nalbur</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 14.03.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;19 yaşımın yazı. Yunanistan ortalarında para suyunu çekti. Trene kaçak bindim, biletçi geldikçe tuvalete girip saklanıyorum. 5-6 saat öyle gittik, sonunda Serez’le İskeçe arasında bir yerde adam cart diye anahtarı sokup kapıyı açıverdi. Kıbrıs harekâtı yeni olmuş, pasaport da TC: epeyce küfür kâfirden sonra ilk istasyonda trenden atıverdiler, gecenin yarısı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Jandarmaya gidildi, subay uyandırıldı, gene bir araba laf: “pezevengis” ve “sopa” anlaşılıyor. Pis bir bankoya oturttu, kendi de çenesi kopacakmış gibi esneyerek pasiyans açmaya başladı. Napolyon diye bir pasiyans vardır, ciddi zor. “Bilir misin” dedim. Homurdandı, ama öğretmeme ses çıkarmadı. Yedeksubaymış. Gerçek hayatta Alman edebiyatındaymış, Kafka okumuş. Rilke adı da geçti, ama İngilizcesi öyle kötüydü ki ne demek istedi anlamadım. Bugünkü aklım olsa bir-iki mısra söyleyebilirdim: “Erstaunte euch nicht auf attischen Stelen die Vorsicht menschlicher Geste? War nicht Liebe und Abschied so leicht auf die Schultern gelegt, als wär es aus anderm Stoffe gemacht als bei uns?” &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Falan filan.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabah İskeçe’ye sevkedildim. Demiryolu suçları polisin yetkisindeymiş. Orada ifade verdik. “Param yok, açım” dedim. Müdür beye çıkardılar. İskeçe’nin o zamanlar %80’i Türk; müdür de haliyle mükemmele yakın Türkçe biliyor. Pasaportu evirdi, çevirdi. “Ermeni misin?” dedi. Kafa salladım. “Bak yalan konuşma!” diye üsteledi. “Donumu mu indireyim?” dedim. Güldü. “Seni buradaki Ermenilere götüreyim, onların parası vardır” dedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Müdürle omuz omuza, sohbet ederek, İskeçe çarşısına çıktık. Şimdi ne olmuştur bilmem, o yıllarda tam bir Anadolu kasabası: külüstür dükkânlar, esnaf lokantası, cami. Garo Moralyan, nalburmuş. Dükkânın içi tıklım tıkış, zahire çuvalları, zirai ilaçlar, urganlar, nalbant çivileri. Beni kaybolmuş oğul gibi karşıladı. Besili danayı kestirmedi gerçi, ama güzel bir kahvaltı sofrası kurdurdu: peynir, bal, yandaki fırından anasonlu kurabiye. İskeçe’de topu topu on aileymişler. Kızlarını evlendirecek kimse yokmuş. Çıkarıp yirmi dolar verdi. Bir de Gümülcine’deki yebiskobosa vermek üzere bir not yazdı. Uğurladı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Biraz otobüs, biraz otostop, aynı gün İstanbul’a varmayı becerdim. Garo amcaya parayı iade ettim, iki-üç kez kartpostal da yazdım. Sonra üşendim, öyle kaldı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8607048061472790794?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8607048061472790794/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8607048061472790794' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8607048061472790794'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8607048061472790794'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/03/kafkac-astemen-polis-mdr-ermeni-nalbur.html' title='Kafkacı asteğmen, polis müdürü, Ermeni nalbur'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-1044813584594133488</id><published>2009-03-30T12:33:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:23:37.970-07:00</updated><title type='text'>Sekiz kocalı zenci mama</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;(Agos 18.04.2008)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kolombiya’nın Pasifik tarafı baştan aşağı balta girmemiş ormandır. Kasabalarda en kara cinsinden zenciler yaşar. 48 saatlik korkunç bir otobüs yolculuğuyla Quibdò’ya, oradan da bir günlük kamyon yolculuğuyla, yolun sonu olan Istmina’ya ulaşılır. Şehirden dönen zencilerin hepsi otobüste dev boyutlu nikel-krom müzik setleri taşır ve yol boyunca aralıksız olarak yüksek sesle salsa dinlerler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Istmina’ya hava kararırken vardık. Ana cadde bir-birbuçuk km uzunluğunda, dar, iki yanında rengârenk boyalı, derme çatma, iki katlı ahşap evler sıralı. Yemek saati gelince herkes masasını, sandalyesini, kanapesini, koltuğunu, televizyonunu sokağa taşıdı. Yatalak dedeler, emekleyen bebeler dışarı çıkarıldı. Müzik setleri açıldı. Birinin kafeste papağanı da vardı yanlış hatırlamıyorsam. Hep beraber yemek yendi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabah farkettik, caddenin paraleli, 6-7 metre aşağıda, nehirmiş. Evlerin nehre bakan tarafı büsbütün derme çatma, çoğu tiyatro kulisi gibi açık. İnsanlar, ancak zencilerin olabileceği kadar güzel. Çoğu yarı çıplak. Ailecek suyun içinde, yıkanıyorlar, şakalaşıyorlar, başka şeyler yapıyorlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kaldığımız pansiyonun sahibi kocaman bir zenci mama idi. Sekiz kocadan dokuz çocuğu varmış.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Kocaların iki ya da üç tanesi etraftaydı. Biri beyazdı, ipe ve kazığa yabancı değil gibi bir hali vardı. Senin burada ne işin var dedik. Ciddileşti. “Bak delikanlı,” dedi, “Kolombiya’da sağ kalmak istiyorsan böyle sorular sormamayı öğren.” Pardon dedik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün polis geldi, komiserim bizi görmek istiyormuş. Uzun uzun çantalarımızı karıştırdılar, yasak yayın aradılar. Bir şey çıkmayınca dost olundu. Bol katkılı sigaralar sarıp ikram ettiler. Bunlar neyle geçinir dedik. Ağaçlar meyva dolu, niye çalışsınlar ki dediler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Mamanın, biri sekiz biri on-oniki yaşlarında iki kızının resmini çektim. Baktıkça doyulamayan cinsten, insanın aklını başından alan bir güzellikleri vardı. Galiba hayatta çektiğim en güzel fotoğraf oldu. O sıralarda Soli’nin zenci bir sevgilisi vardı. New York’a döndüğümüzde çok beğendi, istedi. Kıramadım, ona verdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-1044813584594133488?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/1044813584594133488/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=1044813584594133488' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1044813584594133488'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1044813584594133488'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/04/sekiz-kocal-zenci-mama.html' title='Sekiz kocalı zenci mama'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8375554808500489486</id><published>2009-03-29T12:36:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:24:41.383-07:00</updated><title type='text'>Siyon Dağının bekçisi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 04.04.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kudüs’ün Ermeni mahallesi içiçe avlulardan oluşan bir müstahkem yerleşim: &lt;strong&gt;tüm Kudüs’ün en Ortaçağ kokan yeri&lt;/strong&gt;. Bir yerden sonra “Girilmez” diye tabela yazmışlar. Biz tabii burnumuzu sokmadan duramayız, etrafta da kimse yok, devam ettik. Tipik eski Akdeniz köyü manzaraları: güneşli bir meydancık, bir yanda bin yıllık bir incir ağacı, taş duvarlar. Yandaki okul binasından koro halinde çocuk sesleri geliyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Meydanın kenarındaki cüce evinden yaşlı bir kadın çıktı, elinde bulaşık köpüğü. “Buyurun ne aradınız?” diye sordu, kusursuz bir İstanbul Ermenicesiyle. Gak guk dedim. “Neden geldin?” diye üsteledi, “Nerede olduğunu biliyor musun?” Bilemedim. Burası dünyanın en kutsal yeriymiş. &lt;strong&gt;Siyon dağının tam tepesindeymişiz&lt;/strong&gt;. Tavit mezmurları burada okumuş. Efendimiz tutuklandıktan sonra burada, Kayafas’ın sarayında sabaha dek işkence görmüş, şuradaki incir ağacına zincirlenmiş, sabahleyin Pilatus’un makamına sevkedilmiş. “Demek ki geldin ve haberin yok” dedi, acıyarak. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;“İnanır mısın?” dedi. Sorguya çekilmek inat damarımı kabartır, “yok” dedim. Acıması arttı, daha kişiselleşti. “Bunca yüzyılın acıları boşa mı çekildi?” dedi. Bütün dünya kâfir de olsa inancı korumanın bizim görevimiz olduğunu, bunun için seçildiğimizi, bunun için sınandığımızı ve acı çektiğimizi anlattı. Müjde’yi sordu, Türktür dedim. Biraz daha kahroldu. “Ona Hıristiyanlığı öğretiyor musun?” Gene cık. Azametle, ve artık konuşmama izin vermeden, beni ayıpladı. Sonra biraz yumuşadı. &lt;strong&gt;Zannettiğim kadar cahil değilmişim&lt;/strong&gt;, çünkü kalbimde bir şey olmasa burayı arayıp bulmazmışım. Çağrıldığımın farkında değilmişim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kahve içmeye cüce evine davet etti. Cezvede üç tane alaturka kahve yaptı. Kocası yatalak, dilsiz, çiş kokulu, yatıyordu. Kahire’de büyümüş. Evlendikten sonra Buenos Aires’te yaşamış. Bir ara Milano’daymış. Zenginmişler. “Buraya nasıl geldin?” dedim. Cevap vermeye gerek duymadı. Ayrılırken Müjde’yi öptü. Beni, yaramaz bir öğrencisini azarlar gibi uğurladı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonradan kitaplara baktım. Hakikaten Siyon Tepesi Ermeni mahallesi içindeymiş. Kudüs’ün ilk yerleşimini Kıral Davut buraya kurmuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8375554808500489486?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8375554808500489486/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8375554808500489486' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8375554808500489486'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8375554808500489486'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/04/siyon-dann-bekisi.html' title='Siyon Dağının bekçisi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-6125686082014592010</id><published>2009-03-28T12:33:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:25:57.080-07:00</updated><title type='text'>Mafyacı Torkom, Yezidi adam, müstakbel kayınvalidem</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 28.02.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yerevan-Tiflis uçağı sabah 4’te kalkacak dediler. Gittik köpekler gibi bekledik. 10 oldu, 11 oldu, sonunda “petrol yok, uçak kalkmayacak” dendi. Lanet olsun!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İsyan çıkartmaya çalışanlar arasında Torkom öne çıktı. Tipik post-Sovyetik mafya babası: ince çizgili takım elbise, cepte silah kabartısı, Erzurum tipi kara bıyık, altın diş, altın yüzük. Parmakları kıllı ve Besler sucuğu kalınlığındaydı diye hatırlıyorum. Kavga etmenin faydası yok, gel taksi tutalım dedim. Aklı yattı. 40 dolarmış. Yarı yarıya bölüştük.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Fare kılıklı bir adamcağızla çok konuşan anaç bir teyzeyi de hayrına arabaya aldık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yolculuk, unuttum, 8-10 saat, yol delik deşik, araba rahatsız. Depremin üzerinden bir yıl geçtiği halde tahribat manzaraları korkunç. Fare kılıklı adam, ortaya çıktı ki Yezidiymiş. Torkom kükredi, adamcağızın ne hainliği kaldı ne ikiyüzlülüğü. Müdahale etmek zorunda kaldım, yoksa arabadan atıyorduk. Yezidi okullarında şimdi Ermenice zorunlu olmuş, ama eskiden yokmuş. O yüzden Ermenicesi kıtmış. Goris-Kafan çatışmalarında Yezidilerin başı Ermeni milislerine bir kamyonet dolusu maşin hediye etmiş, bila ücret, adam döne döne onu anlattı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Anaç teyze bu arada beni gözüne kestirdi. Çok akıllı bir kızı varmış. Buradaki insanlar kabaymış, onları beğenmezmiş, anne ben ancak Istanbullu biriyle evlenirim dermiş. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Okumuş ve efendi tipleri severmiş. Çok da güzel yemek yaparmış. Tiflis’te mutlaka onlara yemeğe gitmeliymişim. Hem oteller bu devirde tekin değilmiş, onlara gitsem kanapede yatabilirmişim, çok rahatmış, vır, vır, vır… Tiflis’e doğru ablukanın dozu arttı. Artan bir cüretkârlıkla rotam planlandı, muhtemel kaçış yollarım kesildi. Perşembe olmaz hayır mutlaka Çarşamba gelmeliymişim, Perşembe de gezmeye gidermişiz. Torkom milli meselelerden sıkıldı, karı kız muhabbeti açtı. Fare kılıklı adam Goris-Kafan çatışmalarına giden kamyonet dolusu maşini bir kez daha anlattı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tiflis’te günlerce müstakbel kayınvalideme yakalanma korkusuyla dolaştım. Adı galiba Araksi’ydi ya da Hayganuş, unutmuşum. Sonradan düşündüm, o yemek davetini kabul etmeli miydim diye. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-6125686082014592010?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/6125686082014592010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=6125686082014592010' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6125686082014592010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6125686082014592010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/02/mafyac-torkom-yezidi-adam-mstakbel.html' title='Mafyacı Torkom, Yezidi adam, müstakbel kayınvalidem'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-209231186439831163</id><published>2009-03-27T12:19:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:26:55.495-07:00</updated><title type='text'>Kaliforniya Yüksek Mahkeme Reisi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 06.06.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Geçen senenin Mayıs’ı olmalı. Asaf Savaş gelmiş, bizim otelin lokantasında başbaşa yemek yiyoruz, bir yandan harıl harıl siyaset konuşuyoruz. Yan masadan bir Amerikalı kalktı, geldi. “Hararetli bir konuya benziyor, ben de katılabilir miyim?” dedi. &lt;strong&gt;Efendiden bir zat&lt;/strong&gt;, belli. Buyurun dedik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İlk kez Türkiye’ye gelmiş. Ama gelmeden bir sürü kitap okumuş, haberleri izlemiş. En çok Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı ilgisini çekmiş. “Belli ki siyasi bir zorunluk yüzünden hukuku esnetmek zorunda kaldılar,” dedi. Erdoğan hükümeti hakkında olumlu yazılar okumuş, liberal İslami parti fikrini prensipte ilginç buluyormuş. Ama kabul edemeyeceği şey tesettür imiş. Kendisi Yahudiymiş ama dindar değilmiş. Spinoza’ya hayranmış. “Ahlakın temeli özgürlüktür” dedi, acaba anlar mıyız diye çekinerek. “&lt;strong&gt;Tesettürle özgürlüğü nasıl bağdaştırabilirsin?&lt;/strong&gt;” &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Asaf sosyolojik argümanla girdi. Eskiden kamusal alandan dışlanan muhafazakâr aile kızlarının, türban sayesinde modern hayata adım atma imkânı bulduklarını, bunun bir tür korunma mekanizması olduğunu anlattı, Nilüfer’in kitaplarına da değinerek. Amerikalı duraladı. İşin bu yönünü hiç düşünmemiş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ben özgürlük konusunu deştim, maksat muhabbet olsun. “Türban mı özgürlüğü daha çok kısıtlar, bikini mi?” sorusunu ortaya attım. İlk isyanlar geçtikten sonra, kadının cinselliğini ilgi odağı yapan bir giysinin ne anlamda özgürleştirici olduğunu konuşmaya başladık. Spinoza ne derdi acaba? Bikini ile türban arasında seçim yapmaya zorlansa hangisini seçerdi? Biraz daha debelendi, sonra hak verdi. Tuş. Sonra 17. yüzyılın Holanda kadın giyimlerinden, Vermeer ve Rembrandt’ın resimlerinden sohbet açıldı. Evet, bütün kadınlar başörtülüymüş. Madem burada erkek erkeğeyiz hadi itiraf edelim dedik, kadehleri bikiniye kaldırdık. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hukukçu olduğunu baştan söylemişti. Tam ne iş yaparsın dedik. Yargıçmış. Çıkardı kartını verdi: Kaliforniya Eyalet Yüksek Mahkemesi Başkanı filanca.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;strong&gt;Bizdeki Yargıtayla Anayasa Mahkemesinin toplamı gibi bir şey&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi sabah kahvaltıda karısını gördüm. “Kocama ne yaptınız, sabahın ikisinde geldi bana bir saat başörtüsü anlattı,” dedi gülerek. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Daha sonra Kaliforniya yüksek yargı çevrelerinden iki-üç konuğumuz daha oldu. Hepsini bizimki göndermiş, anlata anlata bitirememiş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-209231186439831163?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/209231186439831163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=209231186439831163' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/209231186439831163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/209231186439831163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/06/kaliforniya-yksek-mahkeme-reisi.html' title='Kaliforniya Yüksek Mahkeme Reisi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-7462054908944486270</id><published>2009-03-26T12:35:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:27:41.533-07:00</updated><title type='text'>Taksici Turan</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 02.05.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bizim kasabadaki Ülkü Ocakları’nın bıçkın delikanlılarından biriymiş. Karısını dövmüş, yahut bıçaklamış, tam bilmiyorum. Hapishaneye geldiğinde, tavsiye üzerine, Susurlukçuların özel koğuşuna alındı. Sanırım hayatında o güne dek ulaştığı en yüksek mertebe, en büyük onurdu. Gelmeden tenbih etmişler, içeride o Ermeni var, ona da gerekirse haddini bildir diye. Kasılarak geldi, bunu da söyledi. Ama o ne? Susurlukçu abilerin o Ermeniyle aralarından su sızmıyor, her akşam beraber sofra kuruluyor, memleket meseleleri tartışılıyor! Afalladı, durgunlaştı. Susurlukçular çekip nasihat ettiler. Sevan Abi kültürlü adamdır, git konuş, istifade et dediler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün bahçede yanıma aldım, bir süre sohbet ettim. Karısıyla sorunlarını analiz ettik. Taksiciymiş. Taksiciliğin etik kodunun zaafa uğradığından şikâyetçiydi. İnsanı insan yapan racondu. Racon bozulduktan sonra hayatın anlamı yoktu. Hak verdim. Sokrates de hak verirdi diye düşündüm.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Akşama baktım, bir karatahta bulmuş, isim listesi yazmış, başa beni koymuş. “Sen harbi taksiciymişsin abi” dedi. “Bilmeden sana haksızlık etmişim, o yüzden ilk sırayı sana yazdım.” Bir-birbuçuk ay boyunca o listeyi her gün yazdı, bozdu, gene yazdı. Her rastlaştığımızda korna sesi yaparak selam verdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tahliyesinden önce Susurlukçularla beraber oturduk, konuştuk, akıl verdik. Karısını alıp bir gece bizim otelin balayı odasında kalmasını tenbihledim. Müjde sonradan çok söylendi ama bence doğru olan buydu. İçki içmiş, öbür müşterilerden yan gözle bakanlar olmuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Halâ iki-üç ayda bir uğrar, bir “ihtiyacım” olup olmadığını sorar. 19 Ocak 2007’den bir-iki gün sonra telefon etti, baş sağlığı diledi. Karısı ısrar etmiş, aramazsan ayıp olur demiş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Geçen sene İsmail Türüt meselesi çıktığında da Taksici Turan’ı (ve ayrıca Laz Osman’ı ve saireyi) andım. Yasaklamak, asmak, kesmek yöntem midir diye ortaya soru attım. Pek duyan olmadı, galiba.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-7462054908944486270?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/7462054908944486270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=7462054908944486270' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7462054908944486270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7462054908944486270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/05/taksici-turan.html' title='Taksici Turan'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-5424385039679565310</id><published>2009-03-25T11:54:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:28:29.800-07:00</updated><title type='text'>Yüzbaşı Pepo</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;(Agos 19.09.2008)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bıyıklar eşkıya usulü, pala. Traş beş günlük. Kamuflaj, &lt;b&gt;gerçek muharebe görmüş askerlere&lt;/b&gt; &lt;b&gt;has pejmürdelikte.&lt;/b&gt; Yüzbaşıymış.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;İleriki köye kadar alabilir misiniz dediler. Askerlerde bir dostluk, bir sevimlilik! Bir sigaret yetmez aghpar can, al yarım paket al.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Halbuki bu yola girerken içimiz pır pırdı. Yukarı Karabağ’ın kuzeyinden esas Ermenistan’a bağlanan yol, meşhur Kelbecer Koridoru: Haritada var görünüyor ama kime sorduysak kafa salladı, gelen giden hiç duyulmamış, hem askeri bölge olabilir, belki izin gerekir. Oğlumla ikimiziz. Olmazsa döneriz dedik, girdik. Karadeniz’in en vahşi vadilerine taş çıkartan bir vadi yolu çıktı. İki taraf 3000 küsur metrelik dağlar, orman azmış, bir yanda deli gibi akan bir dere, şelaleler. Yol toprak, belli ki Brejnev zamanından beri tamir görmemiş. 70 kilometre boyunca hepsi üç dört köy var. Azeri köyleriymiş, boşaltılmışlar, evler tahrip edilmiş. Savaş biteli onbeş yıl olduğu halde üç beş kilometrede bir &lt;b&gt;paslanmış, ciğeri sökülmüş tank leşleri yatıyor&lt;/b&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yüzbaşının köyü Knaraşen’miş. Israr kıyamet, mutlaka evde bir çay kahve içeceğiz, gece de kalırsınız, yemek yeriz... Hava kararıyor, ileride 2600 metrelik zorlu bir dağ geçidi var. “Peki madem” dedik. Knaraşen köyü ormanın bir açıklığında, bir örnek 12 tane taş barakadan ibaret bir yer. İki sene önce Amerikalı zengin bir Ermeni yaptırıp hibe etmiş. Knar eşiymiş, rahmetli. Evin baş köşesinde, &lt;b&gt;Atatürk yerine Knar Hanımın yağlıboya portresi&lt;/b&gt; asılı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bu hariç, tipik Anadolu eviçi. Ucuz makine halıları, divanlar, muşamba örtülü bodur yemek masası, askerlik resimleri, dantel örtülü televizyon. Eşi, Anahit, fır fır dönmeye başladı: çay kahve, peşinden şekerleme, peşinden mezelerle votka, peşinden ana yemek: &lt;b&gt;geyik eti,&lt;/b&gt; &lt;b&gt;Pepo kendi vurmuş&lt;/b&gt;. Resim albümleri çıktı: göğsüne kadar kara sakallı Pepo, fedai kıyafetinde. “Kurtuluş savaşına” katılmış, iki sene dağlarda gezmiş, 93’te Kelbecer yolunu göğüs göğüse çatışarak almışlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üç çocukları varmış. Biri çatışmada ölmüş. On yaşındaymış, “baba ben de geleceğim” demiş, &lt;b&gt;daha ilk gün vurulmuş&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Arsen Ermenice bilmez, bir yandan biz Türkçe konuşuyoruz. Pepo Türkçe zannettiği üç kelime Azerice’sini kanıtlamak için yırtınıyor: “uşah çoh yahşı”. Anahit çocuğa neden anadilini öğretmedim diye sitem edecek oluyor, Pepo gürleyip susturuyor: hayat böyle getirmiş, kadın, neden laf edersin! Çocuk sıkılmasın diye televizyonda uzun uzun aranıp TRT’nin uydu yayını bulunuyor: Ramazan sohbeti, İslamın faziletleri, mır mır mır. &lt;b&gt;Abdullah Gül’ün gelişine pek sevinmişler&lt;/b&gt;. Barış olsa herkes için iyi olmaz mı canım? Sonunda Azeri kanalında canhıraş bir türkücü bulundu. Azeri şarkıcıları iyi oluyor, bunda herkes mutabık kaldı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Barış olsa buraları Azerbaycan’a geri&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;verilir belki dedim. İşte o imkânsızmış. Özbeöz Ermeni toprağı, &lt;b&gt;kaç şehit verildi,&lt;/b&gt; olur mu öyle şey? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gece kendi yataklarını bize verdiler, kendileri kanapede yattılar.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Sabah ayrılırken bir elektronik flaşlı çakmak, sonra bir resim albümü, bir kavanoz bal, bir torba da elma hediye edildi. “&lt;b&gt;Bizi sakın unutmayın&lt;/b&gt;” diye sıkı sıkı tembih ettiler. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Google Earth’ta Knaraşen görülüyor, 40 13 32 kuzey, 46 08 23 doğu. Pepo’nun evi sekizinciydi galiba.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;RESİMALTI: Soldan: Anahit, Pepo, Arsen, komşunun kızı Liana, 9 Eylül 2008.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-5424385039679565310?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/5424385039679565310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=5424385039679565310' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5424385039679565310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5424385039679565310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/09/yzba-pepo.html' title='Yüzbaşı Pepo'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-1375889929368544359</id><published>2009-03-24T12:39:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:29:19.839-07:00</updated><title type='text'>Plajda uyku tulumuyla yatan kız</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 25.04.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yorgo ile Mikonos’ta buluşmayı kararlaştırdık. O Atina’dan gelecek, ben İzmir’den. Birkaç gün adaları gezeceğiz. Tabii buluşamadık, tipik Yorgo. O zamanlar daha cep telefonu yok. Ağustos günü Mikonos limanında sap gibi kalıverdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ortalık anababa günü. Otellerde yer yok, olsa da bende para yok. Baktım gençler iskelenin kenarındaki ufak plaja uyku tulumlarını sermiş. Ben de bir yerden bir yaygı ile pike tedarik ettim, kendime bir yer açtım. Ne olsa 25-26 yaşındayız. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Bir şişe de şarap açtım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabahın ikisinde uyandım ki, soğuktan, rutubetten ölmek üzereyim. Köpekler gibi titriyorum. Zifiri karanlıkta beynimi toplamaya çalışırken baktım, kol mesafesinde yatan biri daha var, gözlerini açmış bana bakıyor. “Çok üşüyorum” dedim. Sıkkın, biraz baktı. “Peki gel” dedi. Allahtan dişiymiş! Uyku tulumunun içine sığıştık. Pek İngilizce bilmiyordu. Biraz öpüştük, ama o da yorgundu, uyku galip geldi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabah kahvaltı ısmarlayayım dedim. Çok erken olduğundan daha turistik yerler açılmamıştı: işçi kafeteryasında Yunanlıların kötü kahvesiyle yetindik. Şeker bir kızdı. Yüzü de güzeldi. Katalan’mış, Valencia’lı. Ailesiyle bozuşmuş, tek başına yollara düşmüş. Birkaç gün adalarda dolandıktan sonra Türkiye’ye geçecekmiş. “Kimbilir belki bir şey bulur yerleşirim” dedi. Belli ki elinden tutacak birini arıyordu. Yanağını okşadım, o aklımda kalmış. Atina vapuruna yetişmem gerekiyordu, orada bir sürü yapacak iş var, sonra da New York’a geçmem lazım, tez bekler, sınav bekler. Vedalaştık. Adını bile hatırlamıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonradan işin ahlaki yönünü düşündüm. Hangisi ahlaksızdır, soğuktan üşüyen birine sırtını dönmek mi, tanımadığı adamı yatağına almak mı? O zaman kafamda en ufak şüphe yoktu; şimdi de yok. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bugün olsa elini tutmaya cesaret eder miydim? Onu bilmem, pek zannetmem. Zor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-1375889929368544359?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/1375889929368544359/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=1375889929368544359' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1375889929368544359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1375889929368544359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/04/plajda-uyku-tulumuyla-yatan-kz.html' title='Plajda uyku tulumuyla yatan kız'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-6229649208371670690</id><published>2009-03-23T12:31:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:25:16.669-07:00</updated><title type='text'>Brother Philip</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 23.05.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kudüs çarşısında dolaşırken gözüme ilişti. Soluk bir kartpostal, belli ki uzun süre beklemiş. Aziz Sava Manastırı imiş. “Bunu görmeliyiz,” dedim. “Gitmek zordur” dediler.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Filistin tarafında, çölün gidilmez bir yerindeymiş. Sınırda arabamızı bırakıp Filistin plakalı taksiye geçmek gerekti. Taksici ısrarla vazgeçirmeye çalıştı, öyle bir yer yokmuş, varsa da gidilmezmiş, Betlehem’deki kilise daha güzelmiş vs. vs.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Çölde 15-20 km gittikten sonra dar bir vadiden aşağı inildi. Kedron Vadisi imiş, Kudüs’ten geliyor. Kutsal su. Manastırı 6. Yüzyılda Kayseri’den gelen Aziz Sava yapmış, Ortaçağ sonuna kadar bölük pörçük büyümüş, hepsi 10-15 bina. Nefes kesici bir bütünselliği var. Vadinin içinde, etrafı surla çevrili ve tamamen ıssız. Yanına kadar gelmeden görülmüyor. Kapıları vurduk, ses veren yok. Oysa içeride insan olduğu belli. Suyun karşı yakasına geçip bir ceviz ağacı altında piknik yaptık. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ümidi kesip gitmek üzereyken birileri geldi, kapı açıldı. Ben girdim ama kadın giremezmiş, Müjde ile Mutlu dışarıda kaldılar. Pek misafir sever bir halleri yok. Brother Philip seni gezdirsin dediler. İngilizceyi Amerikan aksanıyla konuşan gençten bir rahip: uzun sakal, örgülü uzun saç, cübbesinin üstüne el örgüsü hırka giymiş. Kimsin, nesin diye sordum. Amerikalıymış, Rum veya Ortodoks da değilmiş, New Jersey’de otururmuş. Bir gün manastırın fotoğrafını görmüş ve “oraya gitmeliyim” diye düşünmüş. Bir hafta bile beklemeden, tek yön uçak biletini alıp buraya gelmiş. Kapıda iki gün bekletmişler. Sonra bir yıl deneme süresi vermişler. Bir yılın sonunda takdis edilmiş. Dört-beş senedir buradaymış. Yılda bir kez vizesini yenilemek için Kudüs’e gitmesi gerekiyormuş. Başkaca dışarıya çıkmamış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Vaktini nasıl geçirirsin diye sordum. Günde unuttum kaç kez ibadet varmış, ayrıca ortalığı temizlermiş. Muhammed zamanında İslamın neden o kadar kolay ve hızlı yayıldığını anlamaya çalışıyormuş. Derhal derin sulara girildi. Kilisenin toplumdaki konumundan doğan bir sıkıntı olduğunu anlattım. Konstantinopl’a karşı şarkta doğan tepkiden söz ettim. Hak verdi. Kendisi olayı daha çok günah ve ceza boyutunda ele alma eğilimindeydi. Benim verdiğim sosyolojik açıklamaları bu dile çevirince sanki daha rahat anlayabiliyordu. Hayır, Runciman’ı okumamış. Gönderirsem çok memnun olacağını söyledi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Çıktığımda hava kararmak üzereydi. Kızlardan epeyce sitem işittim. Tehlikeli görünümlü birkaç Filistinli genç, gün batımında çıkan çakallar gibi, etrafta dolaşmışlar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Eve döndükten sonra Runciman’ın The Great Church in Captivity’sini bulup gönderdim. Eline geçmiş midir bilmem.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-6229649208371670690?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/6229649208371670690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=6229649208371670690' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6229649208371670690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6229649208371670690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/05/brother-philip.html' title='Brother Philip'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-6714524457560916335</id><published>2009-03-18T12:12:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:37:22.915-07:00</updated><title type='text'>Allahın ipi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 18.07.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Aksum civarında haline acıdım, arabaya aldım. 12-13 yaşlarında bir oğlan çocuğu. Sırtında beyaz gabbi, başında papaz adaylarına özgü beyaz külah, elinde asa, belinde masallardaki gibi &lt;b&gt;keçi derisinden cüz kesesi&lt;/b&gt;, İncil herhalde. Tek kelime dil bilmiyordu, mimiklerle de anlaşamadık. Halinde garip bir tedirginlik: utangaçlık desen sırf o değil, sanki aklı başka yerde.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Debre Damo`ya gidiyormuş, ama yolu hakkında pek bir fikri yoktu. Orayı ben de görmek istiyordum. Peki seni götüreyim dedim. Toz toprak köy yollarında sora sora iki saat gittik. Onbin yıllık Afrika manzaraları: davar güden yalınayak çocuklar, saz damlı taş devri köyleri.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yerden tıpa gibi çıkmış dik bir kayanın dibine vardık. Amerikan westernlerinde olur hani: Dört yanı 20-30 metre yükseklikte düz duvar, tepesi yassı, bilemedin 500 metre eninde bir mesa. Habeşlere Hıristiyanlığı getiren Süryani azizlerinden Abuna Aregawi 6. yüzyılda Damo manastırını bu kayanın tepesine kurmuş. &lt;b&gt;Kanatlı bir yılan&lt;/b&gt; kendisini yukarıya taşımış. Asansörsüz başka türlü mümkün değil zaten.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Köylüler yetişti. Bağırış çağırış seslendik, yukardan ipi saldılar. İp dediğim, ucuca eklenmiş sığır derilerinden yılan gibi bir şey. Bizimki bana şöyle bir gülümsedi, ipe tutunup hoplaya zıplaya çıktı, kayanın kovuğunda kayboldu. Şaka değil, 10-12 katlı apartman yüksekliği.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Benim belime sarıp düğüm attılar. İkinci bir ip daha sarkıtıldı, tutunup dengemi bulmam için. Çekmeye başladılar. Daha ikinci metrede içime inanılmaz bir korku girdi, burada öleceğim diye. Yalvar yakar seslendim, indirdiler. Herkes çok güldü.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Köylüler anlattı. Yukarıda 150 keşiş varmış. Bütün günleri dua ve oruçla geçermiş. Arasıra çarşıya indikleri olurmuş ama çoğu hayat boyu orada kalırmış. Pek aziz olanları kayanın dik yamacına oyulu tek kişilik hücrelerde bazen yıllarca kalıp kendini ibadete verirmiş. Ekmekle suyu yukarıdan iple sarkıtılırmış.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bizim oğlan de keşişlerin elini öpmeye gelmiş. &lt;b&gt;Kalır herhalde, bir daha inmez&lt;/b&gt; dediler.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; LINE-HEIGHT: normal"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="mso-fareast-font-family: 'Times New Roman'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman'; mso-fareast-language: TR; mso-ascii-font-family: Calibri; mso-hansi-theme-font: minor-latin; mso-hansi-: minor-latinfont-family:Calibri;" &gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;NOT: Bu hadise iki gün önce oldu. Yazıyı Etiyopya taşrasında berbat bir internetçi dükkânından zor bela göndermeye çalıştım. Gitmiştir inşallah.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-6714524457560916335?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/6714524457560916335/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=6714524457560916335' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6714524457560916335'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6714524457560916335'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/07/allahn-ipi.html' title='Allahın ipi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8099807121428948310</id><published>2009-02-25T14:22:00.000-08:00</published><updated>2009-02-25T14:22:01.262-08:00</updated><title type='text'>Domuz Semra</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Polonezköy’de gördük, dayanamadık aldık. Eve getirdiğimizde kedi kadardı ve soğuktan titriyordu. Biberonla besledik. Sekiz ayda yüz kiloyu buldu, pembe ciltli &lt;b&gt;görkemli bir yaratık&lt;/b&gt; oldu. Sene 1988 olduğundan adını haliyle Semra koyduk.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Önyargılarınızı unutun: temiz bir hayvan. İkinci gün gitti bahçenin en uzak köşesine pisledi, bir daha da oradan şaşmadı. En büyük eğlencesi çeşmenin yalağında çamur banyosu yapmaktı. Hortumla üstüne su sıkınca &lt;b&gt;isterik kızlar gibi&lt;/b&gt; haykırır, zevkten sıçrayıp tepinirdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bebek’te bir gurme &lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Damak zevki şaşılacak kadar insana benziyordu. Sulu yemeklere, özellikle İzmir köftesi ile patlıcan musakkaya bayılırdı. Şeftalinin önce olgununu yer, sonra yüzünü buruşturarak kalan hamlara tenezzül ederdi. Çikolataya, gofrete, baklavaya, haşlanmış mısıra, balıklardan lüfere, ezo gelin çorbasına hayrandı. Ot asla yemedi, ama marula diyeceği yoktu. Baktık başa çıkamayacağız, Bebek’teki bellibaşlı &lt;b&gt;sosyetik restoranlarla anlaşıp&lt;/b&gt; döküntülerini almaya başladık. En çok Çin yemeklerini ve tiramisuyu beğendi. Doymak bilmez bir iştahı vardı. Sonlara doğru bir oturuşta on kiloluk bir kazan mercimek çorbasına doğranmış beş ekmek yediğini, sonra bir saat uyuyup gene aç kalktığını bilirim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Beş şişe bira içip bana mısın demedi, ama bir şişe şaraptan sonra ayakları dolanıp sırtüstü devrildikten sonra &lt;b&gt;felsefi bir tavırla iç geçirmesi&lt;/b&gt; unutulacak sahnelerden değildi. Buna karşılık rakıyı sevmedi, kahveye de burun kıvırdı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İflah olmaz bir sevgi arsızı idi. Başını okşayınca sırtüstü yatar, teker teker bacaklarını kaldırıp altının gıdıklanmasını talep eder, yapmayınca sinirlenip söylenirdi. Sabah yanına uğramadan evden çıkıp gitsek akşam mutlaka küslük yapar, sırtını dönüp homurdanırdı: işin yoksa yalvar, okşa, gıdıkla, dut ikram et, &lt;b&gt;hanımefendinin keyfi gelsin&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Acı son&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Altı aylıktan sonra huyu değişmeye başladı, bunalıma girdi. Gece sabahlara kadar bahçede dolanıp ağladığı günler oldu. Anladık ki yalnızlık çekiyor. &lt;b&gt;Bulalım bir kocacık&lt;/b&gt; dedik, ama doğrusu göze alamadık. Bunların cinsel taklavatları da inanılmaz bir şekilde insana benziyor. Acaba çeşitli dinlerde görülen domuz tabusunun nedeni bu olabilir mi diye düşünmedik değil. Etleri de insan etine çok benzermiş, yiyenler öyle diyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonunda bir gece kaçmış. Gitmiş &lt;b&gt;Etiler yokuşunun tam orta yerinde&lt;/b&gt; durmuş. Trafik tabii kilitlenmiş, arabadan inip fotoğraf çekenler, tutup götürmeye çalışanlar, &lt;b&gt;tekbir getirenler&lt;/b&gt; olmuş. Komşumuz olan bir Rizeli amca vardı, o kurtarmış. Gittik konuştuk. Ben hayvanları severim, bana verin dedi. E canımıza minnet, verdik gitti. Elli kiloluk mısır çuvalını da üstüne hediye ettik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bir hafta sonra adamın kızı geldi, domuzunuzu geri alın dedi. &lt;b&gt;Amca kalp krizi geçirip ölmüş&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ben o gün bir seyahat için Avrupa’ya gidiyorum, tesadüf. Gabriele zaten hayvandan illallah demiş, Semra’cıkla beraber beni kapıdışarı etmesi an meselesi. Kader utansın dedik, &lt;b&gt;jamboncu Çerkezo’yu aradık&lt;/b&gt;. Yarım saat sonra kamyonetle geldiler, götürdüler, o günün parasıyla iyi bir para da ödediler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8099807121428948310?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8099807121428948310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8099807121428948310' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8099807121428948310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8099807121428948310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/02/domuz-semra.html' title='Domuz Semra'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-6239298232114850446</id><published>2009-02-07T12:21:00.000-08:00</published><updated>2009-04-12T03:35:26.985-07:00</updated><title type='text'>Oral Otel</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;(Agos 07.11.2008)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Memlekete yaptığımız değerli hizmetlerden biri de Oral Otel hadisesinden sonra Turizm Bakanlığı belgeli otellerde evlilik cüzdanı uygulamasına son verilmesi olmuştur. &lt;b&gt;Şapka devrimi kadar olmasa da&lt;/b&gt;, medeniyete bir katkı sayılır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;O dönemde Gabriele ile beraberim. Yolumuz Erzurum’a düştü, hem Turizm Bakanlığı’nın misafiriyiz, Alman televizyonuna Türkiye’yi tanıtan bir film yapıyoruz, rezervasyonu da bakanlıktan yapmışlar. Resepsiyonda yine cüzdan sordular. Allah kahretsin dedik, iki oda verin. Yorgunluktan ölmüşüz, yatıp uyumaktan başka bir düşündüğümüz yok, ama kulağımızdan da &lt;b&gt;pis pis fısıltılar&lt;/b&gt; kaçmadı: “Ermeni”, “fuhuş”, daha ağır sözler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabahın dördünde telefon çaldı, “beyefendi aşağıya iner misiniz?” Öbür odayı aramışlar, boş olduğunu tesbit etmişler, suçumuz sabit. Giyinip indim, &lt;b&gt;uçkur saplantısı ile ahlak arasındaki ilişkiyi&lt;/b&gt; irdeleyen felsefi sözler söyledim biraz sert bir sesle. Beş kişi girişip bir güzel hırpaladılar, gözlük filan kırıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gabriele Alman, böyle şeylere alışık değil. Derhal Alman büyükelçiliği alarma geçirildi. Günlerden Kurban Bayramının ilk günü olduğu halde Türk Dışişlerinin Basın Yayın Genel Müdürü apar topar bakanlığa çağrıldı. Time dergisinin muhabiri sabah ilk uçakla atlayıp Erzurum’a geldi. Gelen polislere “şikâyetçiyiz” dedik. Oral’cılar büsbütün şaşkın: hem suçluyuz, “fuhuş” yapmışız, &lt;b&gt;mevzuyu kapatalım da basına çıkmasın&lt;/b&gt; diye yalvaracağımıza üstelik şikâyetçi oluyoruz! “Biz de şikâyetçiyiz” dediler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hastaneye gittik. Alkol testi yapıldı, temiz çıktım. Hanımefendiyi de alacağız dediler. Neymiş? Bekâret kontrolü yapılacakmış. Fuhuş soruşturmasında zorunluymuş, kaçarı yokmuş, gerekirse zorla yaparlarmış. Peki dedik, çaresiz. &lt;b&gt;Bakire çıkmadı, ama fuhuş yapmadığımız da imzalı mühürlü hastane raporuyla tescil edildi. &lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;O yıllar &lt;i&gt;Nokta&lt;/i&gt; dergisinin parlak devri. İki gün sonra bizim olay çarşaf kadar &lt;i&gt;Nokta&lt;/i&gt;’da çıktı. Bayram ertesi Turizm Bakanı Sn. Mesut Yılmaz’dan, buram buram riya kokan bir özürname geldi. Sonradan duyduk ki, “&lt;b&gt;o Ermeni’nin Türkiye’ye karşı komplosudur&lt;/b&gt;” diye yakın çevresine bir hayli söylenmiş. Ama gereğini de yapmış. Oral Otel üç gün kapatma cezası aldı. Bakanlık belgeli tüm tesislere gönderilen bir genelgeyle, turistik otellerde evlenme cüzdanı sorma uygulaması kesin bir dille yasaklandı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bu olaydan üç dört ay sonra bu sefer Kuşadası’ndayız. Gecenin yarısı bir saatte yıldızlı bir otele girdik.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Gece nöbetçisi tıfıl bir oğlan, tutturdu “evlenme cüzdanı” diye. “Delikanlı” dedim, “müdürünü ara sor bakalım bu isimler bir şey ifade ediyor mu?” Adamcağızın gecenin o saatinde yatağından fırlayıp otelin kapısında bitivermesi görülmeye değerdi. Çaylar kahveler yanardönerli meyve tabakları ısmarlandı, Oral Otel kahramanlarının gönlü alındı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bu anlattığım Küçük Oteller Kitabından da, bizim otelciliğe soyunmamızdan da, nereden baksan on oniki sene önce. Eski hikâye.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-6239298232114850446?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/6239298232114850446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=6239298232114850446' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6239298232114850446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/6239298232114850446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/11/oral-otel.html' title='Oral Otel'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8928545277255635002</id><published>2009-02-06T09:14:00.000-08:00</published><updated>2009-02-14T03:10:29.385-08:00</updated><title type='text'>Nasıl Sözlükçü Oldum</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Askeri cezaevinde vakit nasıl geçer? 1986’da Ali Nesin’le beraber vakit öldürmek için Türkçedeki Arapça kelimelerin köklere göre dökümünü yapalım dedik. Kitap, kâtip, mektup, mektep. İlim, alim, malum, muallim. Şekil, eşkal, teşkil, teşekkül. Velet, evlat, valide, tevellüt. Birkaç hafta çok eğlendik, ufkumuz gelişti, zihnimiz açıldı. Çıktıktan sonra bunu kitap yapalım dedik, ama tabii kısmet olmadı, öyle kaldı. Zaten Ali’nin niyeti başka, benim &lt;b&gt;sabah akşam kaçış planları yapmamdan&lt;/b&gt; feci ürküyor, aklımı başka yere çelmek için yapmayacağı marifet yok.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonra 1989’du galiba, bir sohbette Türkçedeki Rumca kelimeler konusu açıldı. Oturdum 200-300 kelimelik bir liste yaptım. Neler yok ki? Fesleğen, hülya, kutu, anahtar, avlu, biber, sınır vs. O liste elden ele dolaştı. &lt;b&gt;Kaynak maynak belirtmeden&lt;/b&gt; gazetelere bile çıktı. E dedik, demek ki insanlar bu konulara meraklıymış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Esas zihnimi ateşleyen olay 94’te Yanlış Cumhuriyet’i yazarken dil devrimi hakkında düşünmek oldu. Adamlar diyor ki Türkçe “halk dili” Öztürkçedir, dolayısıyla dilimizden yabancı kelimeleri atarsak yazı dili halk diline yaklaşır, Memo ile İbo daha güzel anlarlar. Bre kelek, &lt;b&gt;Memo ile İbo da Arapçadır&lt;/b&gt; diye başladım. Sonra Türkçe’nin en gündelik katmanına girmiş olan yabancı kökenli kelimelerin listesini çıkarmaya giriştim. Yanlış Cumhuriyet’in işi bitince de bunu bir sözlük haline getirmeye karar verdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Siyasetten ilme&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Demek ki neymiş? &lt;b&gt;İdeolojik bir hırsla&lt;/b&gt; işe girişmişim. Baştaki niyetim de zaten o kadar iddialı bir şey değil, Türkçedeki yabancı asıllı kelimeleri dökmek, o kadar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;1995 yazında başladım, dört-beş sene boş vakit buldukça bununla oyalandım. Yavaş yavaş konu çatallaştı. Arapça kelimeleri dökmek yetmiyor, bunların birçoğu Türkçede aslından ayrı anlamlar kazanmışlar, onları da belirtmek lazım. Yunanca kelimeleri dökmek yetmiyor, bunların bir kısmı direkt Rumcadan alınmış, bir kısmı Arapça üzerinden gelmiş, birçoğu da modern devirde Batı dillerinden aktarılmış. Ayırmak lazım. Sonra Farsça bilmem, mecburen oturup işime yarayacak kadar Farsça öğrenmek zorunda kaldım. Osmanlı yazarlarının bir kötü huyu var, aslını bilmedikleri kelimeleri “Farsçadır” deyip geçmişler. Pergûle de Farsça olmuş, trabzan da, pezevenk de. Onları çözmeye çalıştıkça ister istemez hakiki kaynaklara inmeye, Farsçanın da geçmişini çalışmaya başlıyorsun. Battıkça battım. Kitaplar masanın kenarına dağ gibi yığıldıkça marangozu çağırıp raf yaptırıyorum. Müjde odaya girmekten korkuyor, &lt;b&gt;bunlar bir gün başına devrilirse&lt;/b&gt; gömülüp gideceksin, seni bulamayacağız diyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İşin bir aşamasında esas Türkçe kelime hazinesini işe katmadıkça çalışmanın eksik kalacağını anladım. Kilit olay sanırım Hasan Eren’in 98’de &lt;i&gt;Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü&lt;/i&gt; gibi breh breh bir isimle yayınladığı &lt;b&gt;kolaj çalışmasıydı&lt;/b&gt;. Arapça ile Farsçadan habersiz, muhtemelen Fransızca bile bilmeyen, bilmediği şeyi sözlükten bakmaya üşenen bir &lt;b&gt;ideoloji memuru&lt;/b&gt; bu işe soyunabiliyorsa ben niye yapmayayım diye düşündüğümü hatırlıyorum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;2000 yazında &lt;b&gt;Ortaasya Türkçesiyle tanıştım&lt;/b&gt;. Üç dört ay Divan-ı Lugat-i Türk’le yatıp kalktım, ki muazzam bir sözlüktür, Arap sözlükçülüğünün (yes!) büyük şaheserlerinden biridir. Yeni deryalara açılmış gibi oldum. Etrafımdaki insanların kafasını aylarca bununla şişirdim. Yanmakla yakmanın ilişkisi nedir? Çalmaktan çalışmak nasıl olur? Dolmaktaki le’nin işlevi nedir? Sapan ne demektir, kim nereye sapıyor?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Adaletin faydaları&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;2001’de gene hapse girince “tamam” dedim, “fırsat bu fırsattır”. Hikmet Sami Türk sağolsun, bilgisayarımı yanıma almama izin verdiler. Üç kitap, beş kitap derken Selçuk Kapalı Cezaevinin idare odasını iyice işgal edip yerleştim. Günde net 14 saat çalışıyorum. Gariban gardiyanlar odaya ürke korka giriyorlar, “hocam rahatsız etmezsek bir yazı yazmamız lazım” diye.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Sakal göğsüme inmiş, koca koca Arapça, Osmanlıca kitaplar karıştırıyorum, &lt;b&gt;evliyadır herhalde&lt;/b&gt; diye karar verdiler, üstelik de gâvur, iyice kafaları karıştı. Cengiz gardiyan sabahın üçüne kadar dış kapıda nöbet tutuyor, savcı efendi gelip benim o saatte halâ çalıştığımı görmesin diye. Nizamnameye göre akşam saat beşte koğuşa kapatılıp kilitlenmemiz gerekiyor çünkü. Yakalanırsam gardiyanlar yanar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Hapisteyken en büyük keşif Hintavrupa literatürünü tanımam oldu. Adamlar 180 sene çalışmışlar, bütün Avrupa ve Hint-Fars dillerinin atası olan ölmüş dili sıfırdan inşa etmişler. Dibilim teorisiyle o zaman tanıştım. Joyce sağolsun Boğaziçi kütüphanesinden Clauson’un Ortaasya Türkçesi etimolojisini gönderdi, o da ayrı bir ufuk açtı. Kargacık burgacık büyük boy bin sayfa, roman okur gibi okudum. &lt;b&gt;Koğuştaki dolandırıcı arkadaşla tecavüzcü Aydın’a&lt;/b&gt; çalmak ve çarpmak fiillerinin inceliklerini anlatıyorum, ağızları açık dinliyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;(Devamı gelecek hafta)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Nasıl Sözlükçü Oldum - II&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;(Geçen haftaki yazısında yazarımız işi gücü bırakıp etimoloji sözlüğü yazmaya girişmiş, Selçuk Cezaevindeki gardiyan ve mahkûmları da çalışmalarına ortak etmiştir.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Susurluk’tan doğan kitap&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Hapisteki yedinci ayımda Susurluk mahkûmlarından üçü bize komşu geldi. Mecburen tanıştık, sohbet ilerledi, sosyal bir ortam doğdu. Onlar da merak ettiler, bütün gün yukarıda nefes almadan ne çalışıyorsun diye. Ben anlattıkça merakları artıyor, sordukça soruyorlar. Meslekleri katillik, olabilir, &lt;b&gt;daha ne meslekler var&lt;/b&gt;; ama mesai dışında zekice, normal insanlar. Üstelik uç meslekler yapan insanlara özgü bir tür zihin açıklığına da sahipler; Hasan Eren’lerden iyidir gene. Bari şunlara anlattığım dille bir şeyler yazayım dedim. Geceyarısından sonra yazdığım fıkralardan Elifin Öküzü kitabı doğdu. Sözlüğe şimdilik 14 yılda kaba hesap onbeşbin saat mesai harcamışımdır herhalde. Elifin Öküzü dört haftada yazıldı. Sözlüğün iki misli para kazandı.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Para dediğim de, &lt;b&gt;evlere gündelikçi gitsem&lt;/b&gt; bunun otuz katını kazanırdım aşağı yukarı. Gene de Allah bereket versin, yayınevinden durduk yerde bir bin lira geldiğinde insan mutlu oluyor, eş dost yemeğe filan gidiliyor.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Cahil cesareti&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Hapisten çıkınca sözlüğü basmaya karar verdim. Çünkü basmasam bir daha o çalışma temposunu tutturabileceğim şüpheli. İş var, güç var, çoluk çocuk var, sorumluluk var. Sen unutsan da etraftakiler hatırlatır, &lt;b&gt;boş iş için bu kadar uğraşıyorsun&lt;/b&gt;, çalış da bir baltaya sap ol derler. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Şimdi dönüp bakıyorum da, o cesaret ancak cehaletten gelebilirmiş. Bilgi sonsuz bir deniz: aylar yıllar boyu kürek çekiyorsun, baktığında bir arpa boyu yol gitmemişsin. Açıldıkça cehaletini daha iyi anlıyorsun; denizin sonsuzluğunu daha büyük dehşetle kavrıyorsun. Adam Oxford English Dictionary’yi yazmak için 40 sene çalışmış; 75.000 (yazıyla yetmişbeşbin) kişiyle yazışmış. Eh, Cumhuriyet dedikleri 80 küsur yıl oldu, &lt;b&gt;yapsalardı bir şey&lt;/b&gt; deyip kendini avutmaktan başka çare yok.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Her başarı bir tuzaktır&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Kitap çıktı, &lt;b&gt;malum goygoycular dışında&lt;/b&gt; herkes beğendi. Ama ben sadece eksikleri ve yanlışları görüyorum. Kendini bir kere bağlamışsın, artık kaçamazsın da. Mecburen gene yumuldum. Bir seneye yakın Arapçanın geçmişiyle uğraştım; Aramice, İbranice ve eski Asur diliyle cebelleştim. Türkçede üçbinden fazla Arapça kelime var; Arapçanın eski akrabalarını tanımadan bunların çoğunu analiz etmek mümkün değil. Felek Asurice’de çark demekmiş; heykel aslında saray ve tapınak demekken nasıl anlam değiştirmiş; kâfir ile kefaretin alakası nedir, bunlarla uğraştım.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Sonra Moğolcaya sardım. Orada bir süre yanlış yollarda oyalandım. Moğolcada Türkçeye benzer binlerce kelime var. Bunların ortak kökten gelen kuzenler değil, bundan aşağı yukarı ikibin yıl önce o zamanki Türkçeden alınmış sözcükler olduğunu daha yeni anladım. Gene ufuklar açıldı.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Posteki saymak&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Türkçenin tarihini bilmeden köken analizine girmek donkişotça bir iş. Bir kelimenin yapısını anlamak için önce o kelime ne zaman çıkmış, hangi anlamda kullanılmış, nasıl evrilmiş, onu bilmek lazım. Bu sefer oturup, &lt;b&gt;delinin posteki sayması misali&lt;/b&gt;, her kelimenin Türkçede ilk kaydedildiği tarihi aramaya başladım. Anadolu Türkçesinde yazılmış ilk tasavvuf şiirlerini, Ortaasya Türkçesinde yazılmış Kuran tefsirlerini, Osmanlı tarihçilerini, 18. yüzyıla ait yemek kitaplarını, 19. yüzyılda çıkan gazeteleri, 1950 ve 60’ların Hayat dergisi koleksiyonlarını baştan başa okudum; kelime listeleri çıkardım. Meninski’nin, Asım’ın, Ahmet Vefik Paşa’nın, Şemseddin Sami’nin sözlüklerini neredeyse ezberledim. Sahaflardan Türk Dil Kurumu sözlüğünün 1945’ten bu yana bütün eski baskılarını buluşturup her kelime ilk hangi baskıda çıkmış diye baktım. O çalışma da şu günlerde galiba sonuna yaklaşıyor.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Sözlüğün en zayıf tarafı esas Türkçe kısmıdır, fena halde farkındayım. Sebebi aslında basit. Bir kere çalışmaya ilk başlama mantığı gereği “öz” Türkçeyi uzun süre ihmal ettim. Biraz yama gibi durdu. İkincisi, bizde “Türkolog” diye geçinenleri okudukça adamların ideolojik saplantılarına illet oldum. Bunların her dediği, &lt;b&gt;aksi kanıtlanmadıkça yalandır&lt;/b&gt; gibi bir yargıya kapıldım. Sonra sonra farkettim ki Türkoloji bunlardan ibaret değil, dışarıda ciddi eserler ortaya koymuş adamlar var. İçeride de son on-onbeş yılda düzgün işler yapılıyor, Mehmet Ölmez filan. (Talat Tekin’i de unutmamalı.)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Marcel Erdal’ın kitapları bir senedir başucumdaki rafta kötü kötü bana bakıyordu. Sonunda cesaret ettim, okudum, ne kadar cahil olduğuma bir kere daha hayret etme fırsatı buldum. &lt;i&gt;Old Turkic Word Formation,&lt;/i&gt; muazzam bir eser, ama “&lt;b&gt;uzman değilsen git öl&lt;/b&gt;” diliyle yazılmış. Mecbur, uzman olmasam da okuduğumu anlayacak seviyeye geldim. Dördüncü baskıda Öz Türkçe kelimelerimde de fazla hata bulamayacaklar diye umuyorum.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Proto-Türkçe dedikleri, en eski yazılı dönem öncesi Türkçe kısmı hala eksik. Starostin ve Décsy ekolünün çalışmalarından haberim var, ama bana&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;pek o kadar inandırıcı gelmiyor. Sıra ona da gelir inşallah.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Geçen yazdan beri, malum, sosyal hayattan birazcık elimi çektim. Üniversiteye ara verdim, İstanbul’a gidip gelmeyi asgariye indirdim. &lt;b&gt;Hatun işleri de kesat&lt;/b&gt;. Günde 14 saat olmasa da net beş-altı saat sözlüğe çalışabiliyorum. İyi geliyor.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Ne uğraşırsın be adam&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;İşin yok mu be adam diyenlere cevabım nedir, bilmiyorum. Şunlar olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Bir kere iptila. İnsanlar balli koklamaya bile müptela olabiliyor, &lt;b&gt;kelimeleri koklamak&lt;/b&gt; da öyle bir şey. Başladın mı bırakamıyorsun.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;İkincisi sanırım psikoloji ile alakalı. Türkçe anadilim değil. Gerçi üç-dört yaşımdan beri en çok kullandığım, en iyi bildiğim dil. Son otuz senede Ermenice on kitap okumuşsam, Türkçe beşbini geçmiştir rahat. Gene de insan hep “öğrenme” modunda kalıyor, bu dili yeterince bilmiyorum duygusunu bir türlü aşamıyor. Bir şekilde olaya “dışarıdan”, turist gibi bakmaya devam ediyor, “&lt;b&gt;aa ne ilginç&lt;/b&gt;” diye diye geziyor. Vatanmilletçi takımını asıl kızdıran da bu galiba. Sen benim atalarımın dilini, yalan yanlış oluşturduğum kimliğin temelini, &lt;b&gt;cehaletimin yegâne istinatgâhını&lt;/b&gt; nasıl böyle kurcalarsın diye, için için kaynıyorlar.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Memlekete faydalı bir iş yapmak da güzel bir duygu ayrıca. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Soros para vermiyor. Matematik Köyü için istedik, &lt;b&gt;git işine&lt;/b&gt; dediler.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;_______________&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Sevan Nişanyan’ın &lt;i&gt;Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimoloji Sözlüğü&lt;/i&gt;, 3. basım, Adam Yayınları, halâ mevcut. Kitapçılarda tek tük bulunuyor. Dördüncü basım birkaç ay sonra çıkacak. &lt;i&gt;Elifin Öküzü&lt;/i&gt;’nün yeni baskısı Kırmızı Yayınlarından çıktı.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8928545277255635002?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8928545277255635002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8928545277255635002' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8928545277255635002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8928545277255635002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/02/nasl-sozlukcu-oldum.html' title='Nasıl Sözlükçü Oldum'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-2805881060861466372</id><published>2009-01-30T05:58:00.000-08:00</published><updated>2009-02-04T09:39:55.721-08:00</updated><title type='text'>Polonyalı ortağım ve emekli ajan</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;112. sokaktaki evden kimler geçmedi ki? Yorgo gitti, onun yerine Chris Burdza’yı aldık. Polonya’dan yeni gelmiş, ayı gibi bir herif, sinema okuyor. Hiperaktif, hiper geveze, çenesi açıldı mı sabahın yedisinden önce uyku uyunmaz, sosyalizmin eleştirisinden başlanır, Amerikan finans sisteminin inceliklerinden çıkılır. Askerliğini Sina Çölündeki BM Barış Gücünde yapmış. Oradayken uluslararası yardım faslından gelen konserveleri &lt;b&gt;el altından Kahire’ye pazarlama&lt;/b&gt; işiyle uğraşmış, albayıyla parayı kırışmışlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ben de o sırada Güney Amerika’dan maymun getirme işine takmışım. Peru’da bir maymun bilemedin 50 dolar, New York’ta 5000 dolara alıcısı var, güzel iş. Tek problem: Amerika’ya maymun ithal etmek yasak, bilimsel araştırma kurumları dışında. Derhal Polonya bağlantıları devreye sokuldu, Atlanta Üniversitesinden Polonyalı bir biyolog tedarik edildi, bilimsel araştırma izinleri alındı. Bir de şirket kurduk Longfellow Club adıyla. Ama Peru’daki adamlarımız fos çıktı, maymunlar hastalanıp öldü, ayarladığımız gemi gününden önce Peru’dan ayrıldı. Ortada kaldık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Para tükenince mecbur kaldık bir ev arkadaşı daha almaya. Gazeteye ilan verdiğimiz gün kapı çaldı: filmlerdeki ajanlar gibi&lt;b&gt; pardesülü, kasvetli bir adam&lt;/b&gt;. Merhaba hello, cebinden şık bir hareketle armalı damgalı bir hüviyet çıkardı gösterdi, bilmemne emniyet departmanı. &lt;b&gt;Oracıkta kalp krizi geçirmediysek bir daha geçirmeyiz&lt;/b&gt;. Meğer emekliymiş, karısından ayrılmış, evsiz kalmış, kira ilanına gelmiş. Adı galiba Greg’di, unutmuşum. Tamam dedik anlaştık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Emniyet görevlisiymiş, sabık İran şahının oğlunun korumalığını yapmış. Biraz ısındıktan sonra büyük projesini anlattı. Robert Vesco o tarihlerde Amerika’nın en “wanted” adamı, kaçak banker. &lt;b&gt;Kafasına beş milyon dolar ödül koymuşlar&lt;/b&gt;, Bahama’larda özel mülkü olan adada yaşıyormuş, bizimki onu kaçırıp adalete teslim etmeyi düşünüyormuş. İlgilenir miyiz? E tabi, neden olmasın, ama silahlı işlere yokuz dedik. Tekne nereden temin edilecek, şuradan. Evrak? Kolay. Para? Kaynakları varmış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bir-iki hafta bu mevzularla geçti. Derken Greg ortadan kayboldu. İki hafta sonra karısı çıkageldi, eşyalarını topladı. &lt;b&gt;Greg intihar etmiş&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonra Chris Pittsburgh’u keşfetti. Aramış, taramış, Amerika’da o güne dek majör bir filme konu olmamış en büyük kentin Pittsburgh olduğuna karar vermiş.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;İki günde oturdu senaryoyu yazdı, kömür madenlerinde geçen bir aşk hikâyesi, senaryo danışmanı da Sevan Nişanyan. Gitti Pittsburgh’un bütün zenginlerinin paçasına yapıştı, &lt;b&gt;kapıdan kovanın bacasından girdi&lt;/b&gt;, sırf çene gücüyle adamları filmi finanse etmeye ikna etti. Julia Roberts’ı oynatacağım diye tutturdu, ama onu başaramadı, Jennifer Runyon’la yetindi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;i&gt;Flight of the Spruce Goose&lt;/i&gt; 1986’da gösterime girdi. Ufak çaplı bir Hollywood başarısıydı, ama devamı gelmedi. Devrimden sonra Chris Polonya’ya dönmüş, halâ film yapımıyla uğraşıyormuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-2805881060861466372?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/2805881060861466372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=2805881060861466372' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/2805881060861466372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/2805881060861466372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/01/polonyal-ortam-ve-emekli-ajan.html' title='Polonyalı ortağım ve emekli ajan'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-5360566812382201537</id><published>2009-01-23T05:58:00.000-08:00</published><updated>2009-02-04T09:40:12.504-08:00</updated><title type='text'>Berduş Mehmet</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Saç sakal karışık, evsiz, köpeğiyle yaşar, orada burada yatar, dağdan topladığı salyangozları yer, ama yetenekli çocuk dediler. Selçuk Sanayi çarşısında bir atölyeye sığınmış, mezar taşı yazıp üç beş kuruş kazanıyormuş. Bir vesileyle atölyesine uğradım. O da ne! Duvarlar baştan aşağı Velásquez kopyaları dolu, hem öyle böyle değil, ciddi işler, &lt;b&gt;deliler gibi detay çalışmış&lt;/b&gt;. “Oğlum sen manyak mısın, bu ne?” dedim. Kuşadası’nda rahmetli Halûk’un dükkânından aldığı kitaplardan öğrenmiş. Velásquez’in kullandığı boyaları araştırmış, fırça tekniğini etüt etmiş. İspanya kralının kızlarının giysisindeki bir kıvrımı yakalamak için haftalarca uğraşmış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;“Kışın kalacak yerin var mı?” diye sordum. Yokmuş. O sırada bizim otelin inşaatı bitmek üzere. Bertolucci’nin &lt;i&gt;Besieged&lt;/i&gt; filmini yeni görmüşüm, oradaki o eski Roma apartmanının iç mekânlarına vurulmuşum. Mekân dediğin görmüş geçirmiş olmalı, yeniyse eskiteceksin, öyle &lt;b&gt;düdük gibi sonradan görme yerler&lt;/b&gt; olmaz. Gel, dedim, bir odayı sana hazırlayalım, yerleş, duvarları boya. Aklı yattı. Pompeii freskleri kitabından bir sayfa açtım, aynısını duvara yap dedim. Üç saatte kotardı. Tamam, altın madenini bulduk!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Efes’teki Teras Evleri o tarihte daha halka açılmamış. İzin alıp girdik, bütün gün fotoğraf çektik. İkinci yüzyıldan kalma evler, yer yer beş tabaka fresk var duvarlarda, kaç yüz yıl boyunca biri eskiyince üstünü sıvayıp bir kat daha boyamışlar. “Böyle bir şey istiyorum” dedim, ister aynısını yap, ister kafana göre takıl. Bir kat yapınca çekiçle girişip kıracağız, bir kat daha sıva atıp gene resimleyeceğiz. Gören ikiyüz senelik bina zannetsin, kimbilir kaç kuşak görmüş, tamirat geçirmiş. Sıvanın kırık yerinden alttaki resim görünsün, &lt;b&gt;insanların hayal gücü kudursun&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bir şevkle girişti, dev bir şölen kompozisyonu çalışmaya başladı. Bir ay boyunca o tabloyla uğraştı. Detayları yaptı bozdu gene yaptı gene bozdu. Ben sabırsızlanıyorum, bırak artık, daha o duvarı kırıp yeni kat yapacağız. Tıkandı, bunalıma girdi: sabit bir yerde hiç oturmamış daha önce. Bir gün pılını pırtını toplayıp ortadan kayboldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Haftalarca arayıp Antalya’da izini buldum, ama işin yürümeyeceği anlaşıldı. Antalya’daki bir otelin dekorasyon işini almasına aracılık ettim. O işten biraz para kazanmış. Kazandığıyla da Toros Dağlarında bir yerde &lt;b&gt;orman içinde bir kulübecik&lt;/b&gt; satın almış, oraya taşınmış. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İki sene sonra gene rastladım. “Orman İdaresi tapu iptal davası açıp evime el koydu” dedi. Gene evsizmiş. ÖDP’ye katılmış. Avrupa Birliği’nin bir kapitalist ve emperyalist komplo olduğunu uzun uzadıya izah etti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-5360566812382201537?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/5360566812382201537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=5360566812382201537' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5360566812382201537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5360566812382201537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/01/berdu-mehmet.html' title='Berduş Mehmet'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-4583992180584779776</id><published>2009-01-11T09:37:00.000-08:00</published><updated>2009-04-12T03:31:20.068-07:00</updated><title type='text'>Matematik Köyü nasıl kuruldu</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 11.03.2009 &amp;amp; 18.03.2009)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İdeal eğitim mekânı nasıl olur? Ali Nesin’le yıllar boyu bunu konuştuk, denk geldikçe. Yaşam alanlarıyla ders alanı içiçe olmalı. Sessiz olmalı. &lt;b&gt;Dünyadan kopuk olmalı&lt;/b&gt;. Ezici değil sevimli olmalı. Hocalarla öğrenciler bir arada yaşamalı. Mekân yönetimine öğrenciler bilfiil katılmalı. Ürpertici güzellikte köşeleri olmalı. On sene sonra geçecek mimari modalara kulak asmamalı. Küçük grupların toplanmasına uygun kuytu yerleri olmalı. Şehirde olmaz doğada olmalı. Ekmek fırını da olmalı. &lt;b&gt;Bostan da olmalı&lt;/b&gt;.&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/SblEGIU5ceI/AAAAAAAAACU/JFhktvpc2zs/s1600-h/nmk2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312352107565248994" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 270px; CURSOR: hand; HEIGHT: 180px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/SblEGIU5ceI/AAAAAAAAACU/JFhktvpc2zs/s200/nmk2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;En mükemmeli eski Anadolu medreseleridir dedik. Gittik beşyüz senelik medreseleri, onlarla aynı ruhu taşıyan eski İtalyan manastırlarını etüd ettik. Milet’teki İlyas Bey dergâhına aşık olduk. Taslaklar çizdik. &lt;b&gt;Hoca evleri birinci avluda mı ikinci avluda mı olacak&lt;/b&gt; diye saatlerce didiştik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Aziz Nesin bir Matematik Enstitüsü kurulmasını vasiyet etmiş, vakıf senedine de öyle yazmış, herhalde Ali Amerika’da kalmasın, Türkiye’ye dönsün diye düşünmüş. Ali’nin rüyası o. Benimki biraz farklı: &lt;b&gt;hikâyesi olan şeyler&lt;/b&gt; yapmayı seviyorum. Bir de, gelip geçici olanın ötesinde bir Mutlak var mı? Erişilebilir mi? Onu merak ediyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yıllar geçti, &lt;b&gt;ihtiyarlamaya yüz tuttuk&lt;/b&gt;. Hepsi lafta kalacak, hayata geçiremeyeceğiz diye hayıflandık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İlham Doğu’dan gelir&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;2007 Nisanının ilk günlerinde Urfalı yaşlı bir yapı ustası Şirince’de yanıma geldi, iş istedi. Çok para istemezmiş, şantiyede yatarmış. Benim Kürtleri sevdiğimi duymuş, Selçuk’ta bunlara kimse iş vermiyormuş. &lt;b&gt;Git amca&lt;/b&gt; dedim başımdan savdım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;O gece uykuya dalarken birden zınk diye kendime geldim: budur! Açtım telefonu Ali’ye, tamam başlıyoruz dedim. Bre dur, aman, ne oluyoruz? Şimdi başlamazsak bir daha olmaz dedim, &lt;b&gt;biraz mantık, biraz mugalata&lt;/b&gt;, ikna ettim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bundan iki üç yıl önce Vakf’a gelir getirsin diye Ali Şirince’de bir ev almıştı. Satanlar onun yanında eşantiyon diye dağdaki on dönümlük zeytinliği de dayattılar. Mecburen alındı, bir işe yarayacağı yok ama olsun, öyle duruyor. &lt;b&gt;İdeal enstitü yeri!&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Oturduk hesap yaptık. Kaça malolur? Üçyüzbin lira diye kafadan attık. Elde ne var? Vakıf’tan ellibin çıkar, bilemedin yüzbin. Bende de bir ellibin var. Gerisi? Allah kerim, elbet bir yerden bulunur. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Çağırdım Urfalı amcayı. Nah şuraya bir istinat duvarı yapmaya başla sen hele dedim, gerisini düşünürüz. Proje? Lazım değil, &lt;b&gt;eskiden proje mi vardı&lt;/b&gt;? Bir adet A4 kâğıdına bir şeyler çiziktirdim. Evler taş ve topraktan yapılacak, beşbin senedir yaptıkları gibi. Yan tarafta koca bir kaya kütlesi var, onun taşı yeter. Arazinin toprağı killi, çamur harcı için ideal. Demiryolları idaresinin söküp kilo hesabı sattığı eski traverslerden bin tane aldık mı ağaç işi de tamam. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üç ayda yapılan köy&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/SblDuVVh00I/AAAAAAAAACE/dYrmhhU1rHc/s1600-h/nmk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5312351698740695874" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/SblDuVVh00I/AAAAAAAAACE/dYrmhhU1rHc/s200/nmk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Harala gürele giriştik. Bizim Kürt ustalar birken üç, üçken beş, beşken yirmibeş oldu.Ta Muş’a, Şırnak’a kadar ünümüz yayıldı, &lt;b&gt;torbasını kapan geldi&lt;/b&gt;. Tam üç ayda kırk yataklı dört koğuş, elli kişilik bir derslik, hamam usulü kubbeli iki banyo, kır kahvesi kılıklı bir sahra yemekhanesi, bir tane de amfi tamamlandı. On onbeş tane de çadır tedarik ettik, ne olur ne olmaz diye.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ali’nin oniki seneden beri her yaz yaptığı bir matematik yaz okulu var. Önce Bilgi Üniversitesi bünyesinde başlamış, sonra namı yürümüş, her üniversiteden katılanlar oluyor. Her yaz başka bir yerde toplanıp birbuçuk ay sabah akşam matematik çalışıyorlar. Yurt dışından kerli ferli matematikçiler gelip ders veriyor. Denize girmek bile akıllarına gelmiyor. Not yok, para yok, &lt;b&gt;iman gücüyle yürüyen bir acayip konsantrasyon kampı&lt;/b&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;2007 yaz okuluna yetiştiririz diye karar verdik. Aklı başında adamlar gelip inşaatı geziyor, “güzel hayal ama yetişmez” deyip gülümsüyorlar. “Para lazım” diye gittik banka sahiplerinin, şirket kodamanlarının kapısını çaldık. &lt;b&gt;Onlar da gülümsediler&lt;/b&gt;. Bunun üzerine Ali oturdu, onbin kişiye bir mail yazdı. Kimi bin lira, kimi on lira yolladı, bir ayda tam ikiyüzbin lira bağış birikti. Kağızman’ın köy okulundan “kusura bakmayın bu kadar verebiliyorum” diye özür dileyip maaşının yarısını gönderenler oldu. Dünyanın en ünlü matematikçilerinden biri İngiltere’den çıkardı ellibin lira gönderdi. Mermerciye büyük bir plaka yaptırıp para veren herkesin adını üstüne yazdırdık, duvara koyduk. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bu arada mali müşavirimiz saçını başını yoluyor, “izinsiz bağış toplamak suçtur, hepimizi hapse atacaklar” diye. Kulak asmadık tabii. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;15 Temmuz’da öğrenciler geldi. Sefil koşullarda Nesin Matematik Köyü’nün ilk yaz okulu başladı. Bir hafta sonra jandarma geldi, “hop birader burası Türkiye” diye kibarca anımsattı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gerçek dünyayla yüzleşmemiz ondan sonradır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;(Devamı haftaya) &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 115%; FONT-FAMILY: 'Calibri','sans-serif'; mso-fareast-font-family: Calibri; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA; mso-bidi-: EN-USfont-family:Arial;" &gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;strong&gt;Matematik Köyü Nasıl Kuruldu – II&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;i&gt;(Geçen haftaki yazıda Sevan Nişanyan ve Ali Nesin Şirince’de bir Matematik Köyü kurmak için kolları sıvar.)&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Altmış küsur üniversite öğrencisi geldi, yaz okulu başladı. Kokuyu alan gazeteciler de çok geçmeden damladı. İki gün sonra Sabah’la Star’da tam sayfa çıktık. &lt;strong&gt;Olay cazip, Türkiye’de benzeri yok&lt;/strong&gt;: tamamen gönüllülük esası üzerinden işleyen bir akademik kamp, dünyaca ünlü profesörler katılyor. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Gazeteyi görünce bizim jandarma bölüğünün aklı başından uçmuş; &lt;strong&gt;adamlar kaçak köy yapıyor biz burada uyuyoruz&lt;/strong&gt; diye dövünmüşler. Kamyon dolusu askerle geldiler, amfi ile hamamı mühürlediler, 48 saat da mühlet verdiler köyün boşaltılması için. Welcome to Turkey!&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Öğrenciler panik içinde: bir kısmı bırakıp gitti, bir kısmı çadırda kalır devam ederiz havasına girdi. Sakin olun dedim, burası Türkiye, &lt;strong&gt;buluruz bir çözüm&lt;/strong&gt;. Jandarmanın uyguladığı mühür teknik açıdan sakat bir işlem, öyle bir yetkileri yok. Savcılığa hitaben &lt;strong&gt;kurşun kalemle&lt;/strong&gt; zehir zemberek bir dilekçe yazdım, bölük komutanının usulsüz işlemden şahsen cezalandırılmasını talep ettim. Sonra dilekçeyi alıp komutana gittim, bak sen efendi bir adama benziyorsun, bu dilekçeyi verdirme bana, yazık, diye izah ettim. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Devlet ricalinin böyle durumlarda ilk tepkisi kontrataktır. Altı saat toplantı yapmışlar, usulsüz mührü kaldırıp bu sefer “&lt;strong&gt;izinsiz eğitim kurumu işletmek&lt;/strong&gt;”ten mühürlemeye karar vermişler. Ertesi gün yine bir kamyon asker geldi, mührü kaldırıp yeniden mühürlediler. Bu sefer medya tam ayaklandı. Radikal gazetesi, sağolsun, üç gün boyunca Matematik Köyünün kapatılmasını baş sayfadan sekiz sütuna manşet verdi.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Bir Rus matematikçimiz vardı, dünyaca ünlü biri. Tek kare fotoğraf çekmiş: arkada karatahta, üstünde feci karışık bir matematik problemi, &lt;strong&gt;önde de jandarmanın mührü&lt;/strong&gt;. Bunu internete koydu. 24 saat içinde bütün dünya matematik alemi ayağa kalktı, yok artık olmaz böyle şey diye. Binlerce mail yağdı. Olay Devlet meselesi oldu. Başbakanlık devreye girdi. Birkaç gün sonra süklüm püklüm iki astsubay gönderdiler, mühürleri söktüler. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Arkalarından &lt;strong&gt;törenle teneke çaldırdım&lt;/strong&gt;: maksat öğrencilerin morali yükselsin, kötü ruhlar kovulsun. Ali buna çok kızdı. Benden daha mülayimdir, barışa yatkındır.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Bürokratik bataklık&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;İşin bürokratik detayıyla sizi sıkmayacağım. Aslında olaydan aylar önce izin mizin için başvurmuşuz. Akılalmaz bir mevzuat batağına saplanıp kalmışız. İzin almak için önce yol lazım. Yol var paşa gibi, ama bunun seksen metrelik bir kısmı kadastro haritasında görünmüyor. O kısmı Orman idaresinden kiralamak için başvurmuşuz. Harita istemişler, yaptırmışız. Otuz-kırk tane evrak istemişler, temin etmişiz. Ankaralara gitmiş, gelmiş, gene gitmiş; bu sefer mevzuat değişti başka evrak isteriz demişler. Komşu parseli de satın almalısınız demişler, almışız. Yolu oradan geçiremeyiz kâğıt üzerinde başka yerden geçireceğiz demişler. Bu sefer teorik olarak yapacağımız yol için teorik olarak birkaç ağaç kesmek lazım, onun iznini almak için gene Ankaralara taşınmışız. Karşında bir sürü miskin adam, &lt;strong&gt;her biri topu başka bir kapıya atıyor&lt;/strong&gt;. Bizde bir avukat, bir mali müşavir, bir iş takipçisi, neredeyse ful taym, kapı kapı dolaşıyor aylar boyu.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Ben uğraşamam, hayat kısa, &lt;strong&gt;izin filan almayalım&lt;/strong&gt; dedim, Ali’yi ikna edemedim. İşin içinde Vakıf var, onu riske etmek istemiyor. Haklı. Ama yola çıkmışız bir kere, geri dönmek de olmaz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Matematik Köyü meydan muharebesi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;2007 yazı kazasız belasız bitti, öğrenciler gitti. Esas inşaat ondan sonra başlıyor. 2008’e 100 kişilik tam teşekküllü kampus yapmamız lazım.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Bölük komutanına gittim, teneke hadisesinden ötürü gönlünü aldım, gene başlıyoruz diye haber verdim. Yaptırmayız dedi. &lt;strong&gt;Görüşürüz dedim&lt;/strong&gt;.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;2007 Eylülünden 2008 Mayısına kadar yaklaşık 60 defa inşaatı jandarma bastı. Bizim Kürt ustaları toplayıp götürdüler, yeni usta tuttum. Onları götürdüler, başkasını buldum. Jandarma geldiğinde malayı elden bırakanı kovuyorum diye ilan ettim. Garibanlar zaten Doğu’dan alışıklar iki ateş arasında kalmaya, &lt;strong&gt;peki ağam dediler&lt;/strong&gt;, çalıştılar. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Baktık sabah sekizde jandarma Selçuk çıkışına barikat kurup bizim işçileri geri çeviriyor, biz de altıda işbaşı yaparız dedik, &lt;strong&gt;gece karanlığında işe koyulduk&lt;/strong&gt;. Sekiz-on gün ruhları bile duymadı. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Baktık olmuyor, stratejik tepelere iki gözcü yerleştirdik, yevmiyeli: jandarma göründüğünde sinyal veriyorlar, işçiler ormana kaçıyor. Astsubaylar geldi, dert yandılar, sizin yüzünüzden biz fırça yiyoruz diye. Onlara da acıdık, ama savaştır dedik, &lt;strong&gt;olur o kadar zayiat&lt;/strong&gt;.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;En komik olay da şu. Ankaradan üst düzey jandarma subayları gelmiş olay yerini incelemeye. Gözcüler sinyal verdi, işçiler kaçtı. Baktım gelenler birkaç tane sivil adam, çıktım karşıladım, &lt;strong&gt;yahu sizi jandarma zannettik adamlar kaçtı&lt;/strong&gt; diye izah ettim. Kafa sallayıp kendilerini tanıttılar, albay, yarbay. Ne yapalım, güldük, çay kahve ikram ettik. Şantiyeyi gezdirdim. Hayran olup gittiler.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;6 Haziran 2008’de Matematik Köyünü bitirip açılışa hazır hale getirdik. Bir kutu baklava alıp bölük komutanına gittim, centilmence mücadelesinden ötürü kutladım, senin yerinde ben olsam &lt;strong&gt;kopartırdım Nişanyan’ın kafasını&lt;/strong&gt; diye empati yaptım, hatam olduysa affetmesini rica ettim, açılışa davet ettim. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;Zirvede fikir ayrılığı&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;Ali’le aramızda biriken gerginlik açılış vesilesiyle kriz noktasına geldi. Benim fikrim, üç gün üç gece sürecek görkemli bir açılış yapmak. Selçuk eşrafını, devlet büyüklerini, basını çağırmak; Hüsnü’ye yahut Fazıl Say’a konser verdirmek. Ali “açılış yapılmayacak” diye kestirip attı. Burası bir &lt;strong&gt;bilim yuvasıymış, tanıtıma gerek yokmuş&lt;/strong&gt;. Tabii esas hadise başka, Ali çatışmadan yorulmuş, daha fazla meydan okumak istemiyor. Ben ise onca mücadele vermişim, zaferin tadını çıkarma peşindeyim. Sert diyaloglar oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o günlerde canım zaten başka şeyden ötürü sıkkın. Çektim Etiyopya’ya gittim, Allahın kaybettiği bir dağ başında &lt;strong&gt;bin yıllık bir manastır&lt;/strong&gt; buldum, &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;birkaç gün orada kalıp kendi kendimle hesaplaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali’le üç dört ay küs kaldık. Ama geride tam 32 yıllık arkadaşlık var. Hem yetmiş milyon içinde o kadar kaliteli bir deliyi bir daha nereden bulacaksın? Barıştık tabii.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-4583992180584779776?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/4583992180584779776/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=4583992180584779776' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4583992180584779776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4583992180584779776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/03/matematik-koyu-nasl-kuruldu.html' title='Matematik Köyü nasıl kuruldu'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/SblEGIU5ceI/AAAAAAAAACU/JFhktvpc2zs/s72-c/nmk2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-1110529388280164657</id><published>2009-01-08T12:13:00.000-08:00</published><updated>2009-04-13T03:26:12.904-07:00</updated><title type='text'>Kontrbas çalan zenci</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 11.07.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Canımın feci sıkkın olduğu günler. New York`un kışı hele hiç çekilmez. Atlayıp tek başıma birkaç günlüğüne Puerto Rico`ya gittim. Aralık sonu hiç olmazsa denize girebilirsin.&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Oradayken kasvet büsbütün bastı. Yanımda, Allah kahretsin, Anna Karenina`yı götürmüşüm okumak için. 83`ün yılbaşı gecesini, metruk bir sahil otelinde, tek başıma kusuncaya kadar içerek geçirdim. Kıskançlık kötü bir ruh hali, mantığa vurulması imkânsız. Kara bir zift gibi insanın içini kaplıyor, debelendikçe daha beter yapışıyor. Bunu bana nasıl yapabilir, nasıl, nasıl! Ölmeli. Yok öldürmeli. Yok ikisi birden… Bir yandan da salim aklınla düşünüyorsun: bir şey yok Sevan, alt tarafı ne olacak, kendince o da haklı, hem bunca yıllık karın. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;strong&gt;Şimdiki değil tabii, o zamanki. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;San Juan`a geçtim. Eski şehir sur içinde, Karayiplerden çok Akdeniz`i hatırlatan bir kasaba. Biraz Antalya`nın kırk sene önceki hali, ya da belki Magosa suriçi. Evler dökülüyor, çoğu metruk, ama bahçe duvarlarından deli gibi yasemin ve bugenvilya hevenkleri taşmış. Dökük bir pansiyona yerleştim. Tek özelliği eski usul ahşap panjurlardı: &lt;strong&gt;tropik ambiyans için birebir.&lt;/strong&gt; Bahçede adam boyu, bilmediğim kırmızı çiçekler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Akşam dolaşmaya çıktım. Sokaklar boş; tek tük zenci, onlar da sarhoş ya da daha beteri. Derken mucize denk geldi. Bakkal dükkânının önüne masa kurmuşlar. Beş on kişi toplanmış. Seksenlik sıska bir zenci ayakta kontrbas çalıyor, ihtiyar teyze de &lt;strong&gt;bir zamanlar bu işleri iyi bildiğini belli eden bir ritmle&lt;/strong&gt; hafifçe salınıyor. Cazla salsa arası bir şey, ama nasıl karanlık akorlar, ne cüretkâr falsolar, ne kadar kırık ritmler! Baba Bach kromatiğin bu kadarına şapka çıkarırdı, kesin.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Iki saat oturup ağzım açık dinledim. Kötü düşünceler yavaşça geçti. Ya da geçmedi de küllendi, önemsizleşti, ta derinlerde ince bir sızıya dönüştü. Barışmaya karar verdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gariptir, on sene Amerika`dan sonra Türkiye`ye dönmeye de galiba o gün orada karar verdim. Bir çeşit yorgunluk mu, hiçbir şeyin önemi yok duygusu mu, yenilgi mi, kim bilir. &lt;strong&gt;Insan ruhu karanlık bir deniz&lt;/strong&gt;: fazla açılmaya gelmez.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-1110529388280164657?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/1110529388280164657/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=1110529388280164657' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1110529388280164657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1110529388280164657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/07/kontrbas-alan-zenci.html' title='Kontrbas çalan zenci'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-7360698201166840415</id><published>2009-01-08T02:31:00.000-08:00</published><updated>2009-01-08T02:45:26.665-08:00</updated><title type='text'>Eski hayatlar</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sen eskiden otel yazarıydın, daha önce Marx’ın okunmaz kitaplarını çevirirdin, şimdi dilbaz olarak karşımıza çıktın, kafam karıştı, aynı Sevan mısın, &lt;b&gt;klon musun, nesin&lt;/b&gt; diye sormuş değerli bir okurum. Ayrıca müteahhitliğim ve gecekondu mimarlığım da vardır, onu eklememiş ama herkes bilir. Unuttukları öteki kimliğim, &lt;b&gt;Commodore-64 gurusu&lt;/b&gt;, memleketin ilk popüler bilgisayar firmasının kurucusu Sevan Nişanyan. Çoğu zaman ben bile unutuyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tatilde boş durma çalış&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;84 yazında üç haftalık bir tatil için İstanbul’a geldim. O sırada New York’tayım, harıl harıl doktora tezi yazıyorum Peru ve Arjantin’in siyasi partileri hakkında. Washington ile Boston arası bir kariyer mu&amp;shy;kadder görünüyor, sonradan Amerikan dış politikasının baba isimleri olacak kişilerle sohbetimiz var. Evliyim ama &lt;b&gt;o evlilik de eskimiş&lt;/b&gt;, on seneden sonra Amerika da bıkkınlık vermiş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Geldiğimin ikinci akşamı Yeniköy’deki Aleko’nun meyhanesinde Osman Kavala ile muhabbet açıldı, büyük bilgisayarların devri kapanıyor, şu home computer olayına bakmak lazım diye. Ben o yılın Ocağından beri Commodore’umla yatıp kalkmışım, Basic’i geçip assembly dili öğrenmişim, Sabit’le beraber çatır çatır program kırıyoruz, hatta &lt;b&gt;hacker dergilerinde yazılarımız çıkıyor ufaktan&lt;/b&gt;. “Peki” dedi Osman, şu hadiseyi bir incele bak, Türkiye’de piyasası neymiş bunun. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;b&gt;Kimi liseden kimi adadan tanıdık çıktı&lt;/b&gt;, birkaç gün piyasada dolanıp çay kahve içtikten sonra tablo çabucak netleşti. Commodore o tarihte dünya lideri ama Türkiye’de doğru dürüst bir mümessili yok, birkaç firma tek tük getirip vitrinde satıyor, ilgi var, Taksim’de genç bir Yahudi adam distribütörlüğü almaya çalışıyormuş ama parası yok. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Adamlara bir teleks çektik, ilgileniyoruz diye. (O zamanlar teleks vardı, &lt;b&gt;Bronz Çağından az sonra&lt;/b&gt;). Pazar araştırması isteriz diye cevap verdiler. E ondan kolay ne var? Bülent Tanla ile Asaf’ın evinde bir akşam yemeği, Devlet İstatistiğe bir ziyaret, üstüne bol esnaf dedikodusu, 50 sayfalık pazar araştırması iki haftada hazırlandı, dört dörtlük iş oldu. “&lt;b&gt;Hong Kong’a gel görüşelim&lt;/b&gt;” dediler.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;  &lt;/span&gt;Ne yapalım, yaz sonuna kadar burada kalırım şu iş yarım kalmasın diye düşündüm, gittim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Örgüt kuruyoruz&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Pazarlık süreci Kasım’a kadar sarktı. Mecburen üniversiteme yazı yazıp bir sömestre izin istedim. Arada İstanbul’da ve taşrada elektronik işi yapan bütün firmalar tesbit edilip teker teker gezildi, tanışıldı, bayilik konuşuldu. Reklam kampanyası tasarlandı. Gümrük mevzuatı araştırıldı. Software’den anlayan adam arandı. Şirket kuruldu. Bir yardımcı, bir sekreter derken ekip olmaya başladık. Baktım Taksim’deki Yosef’in yarışı bırakmaya niyeti yok, gittim konuştum; benim &lt;b&gt;arkamda koskoca Kavala grubu var&lt;/b&gt;, başedemezsin, gel sen de bize katıl diye teklif ettim. Aklı yattı. Olduk mu birden 10-15 kişi?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hong Kong-Londra arası dört beş kez mekik dokuduktan sonra nihayet anlaşma imzalandı, sıra siparişe geldi. Ben piyasayı koklamışım, yılda en az onbin satarız, bin taneyle başlayalım diyorum. Kavala yönetim kurulunda &lt;b&gt;birtakım kibar kibar amcalar&lt;/b&gt;, “Sevan Bey siz gençsiniz heyecanlısınız, Türkiye’de o kadar ‘kompütör’ alacak kaç araştırma kuruluşu var, hadi şunu elli yapalım sizin de gönlünüz olsun” tavrındalar. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Al takke ver külah amcaları ikna ettik. 5 Ocak 1985’te 600 tane Commodore-64 Karaköy gümrüğüne indi. AYNI GÜN bütün gazetelerde çarşaf çarşaf Emre Senan’ın çizdiği dünya güzeli reklamlarımız başladı. Ki Türk basınındaki ilk kitlesel bilgisayar kampanyasıdır, bilgisayarı kargacık burgacık bir teknolojik alet değil &lt;b&gt;her eve lazım bir ihtiyaç maddesi&lt;/b&gt; olarak sunan ilk kampanyadır. AYNI GÜN Teşvikiye’de Ralli Apartman'daki şirket merkezimize taşındık; tam hatırlamıyorum, on-oniki yeni eleman o gün işe başladı. Öğlene kadar 600 bilgisayar satıldı bitti. Öğleden sonra mal almaya gelip bulamayan yirmiye yakın bayi &lt;b&gt;kapının önünde arbede çıkardılar&lt;/b&gt;, itiş kakış oldu, polis geldi. Onbin abartı olur hadi, ama beşbin makina olsa o gün satılacağı anlaşıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kaos ayları&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ondan sonrası kâbustur. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hong Kong’dan ikinci parti malın gelmesi Şubat ayını buldu, o da aynı gün tükendi. Bilgisayar hadisesi birdenbire ülke çapında bir çılgınlığa dönüşme eğilimine girdi. Her gün gazetelerde dergilerdeyim, konuşma yapmak için beni Bursa’ya, Osmaniye’ye, şuraya buraya çağırıyorlar. Türkiye’nin ilk popüler bilgisayar dergisini çıkarmaya başladık; bütün gün şirket mesaisi yaptıktan sonra geceyarısı çocuklarla toplanıp dergi hazırlıyoruz. Oraya da &lt;b&gt;Baytan Bitirmez müstear adıyla&lt;/b&gt; programcılık yazıları yazıyorum, sabahın ikisinden üçünden sonra. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ekip oldu 70-80 kişi: hepsi deneyimsiz gençler, bir kargaşa bir kaos ki bildiğin gibi değil. Ben muhasebenin m’sinden anlamam, tahsilat filan bilmem. Piyasadan birkaç milyon dolar alacağımız var, bankalara borcumuz bunu da aşmış, halbuki o zamana kadar hayatta ikibin doları bir arada görmüşlüğüm yok. Holding’den başıma derhal bir &lt;b&gt;maliye komiseri&lt;/b&gt; gönderdiler. Bilal, aslında düzgün adam, durduk yerde düşman sahibi oldum. Yıllar sonra bir yerde karşılaştık da barıştık allahtan.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Esas komiği şu: bu sırada ben hem asker kaçağıyım, hem 1980 öncesi &lt;b&gt;örgüt üyeliğinden aranıyorum&lt;/b&gt;, aranıyor muyum tam da belli değil. Bir yandan ANAP’ın kongresine bilgisayar sistemi kuruyoruz, Ankara’ya gidip Erkal Zenger’le, Adnan Kahveci ile, parti kodamanlarıyla görüşüyorum. Bir yandan içim pır pır, bakanlığın kapısında kulağımdan tutup içeri atsalar sürpriz olmaz. &lt;b&gt;Adamlara anlatamazsın da&lt;/b&gt;, inanılır gibi değil çünkü.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonunda iş patladı tabii. Nasıl patladığı &lt;b&gt;müthiş hikâyedir&lt;/b&gt;, ama anlatmaya cesaretim var mı şimdilik bilmiyorum. İşin aslını Osman’la Asaf bilir, bir de galiba Zeynep. 1985 Mart başında &lt;b&gt;apar topar memle&amp;shy;ketten gitmek&lt;/b&gt; zorunda kaldım. Gittiğim gün Hilton’da basın toplantımız var, yurt dışından Commodore’un büyük yöneticisi gelmiş. Podyuma çıkıp adamı basın mensuplarına takdim ettikten sonra kimseye haber vermeden, pır, ortadan kayboldum. Toplantının sonunu arkadaşlar bir şekilde getirmişler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Eve dönüş&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kapağı New York’a atabildim, uzun bir yolculuktan sonra. Onca macera yaşanmış, artık üniversitenin uyuşuk koridorları çekilir mi? Gittiğim gün iki üç hocamı ziyaret ettim: onlar bana uzaydan gelmiş gibi bakıyorlar, ben onlara! Kararımı verdim, New York Başkonsolosuna gittim, “&lt;b&gt;valla inanmayacaksınız ama hikâye böyle&lt;/b&gt;” diye a’dan z’ye anlattım. Pasaport istedim. Adamcağız hayretler içinde dinledi. Beş ay boyunca ne yapacağına karar veremedi. Uzun lafın kısası, 1985 Kasımında askerliğimi yapmak üzere Türkiye’ye döndüm.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;O zamandan beri de buradayız, allahın izniyle.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-7360698201166840415?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/7360698201166840415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=7360698201166840415' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7360698201166840415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7360698201166840415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/01/eski-hayatlar.html' title='Eski hayatlar'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-7603934306767571805</id><published>2009-01-05T14:40:00.000-08:00</published><updated>2009-04-13T03:24:17.142-07:00</updated><title type='text'>Tunceli’de bir turist</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 20.02.2009)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Darbe öncesinin en civcivli günleri, sosyalist devrimin eli kulağında, ya da öyle sanılıyor, umudun gözü kör olsun. Hadi dedik Hacıbektaş Şenliği’ne gidelim, Osman ve CB ile beraber. Osman’ın sosyal bilinci yerindedir, &lt;b&gt;pratik bilinci&lt;/b&gt; pek olmasa da. Minibüsün koltuk içlerini tıkabasa devrimci literatürle doldurmuş, Hacıbektaş’ta tezgâh açacak, ya da tezgâhçı yoldaşları bulup onlara verecek. Tabii olmadı, Hacıbektaş da sıkıcı geldi. Tunceli’ye gidip devrim hazırlıklarını yerinde görelim dedik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Mazgirt’e uğradık. Orası o yıllarda kurtarılmış bölge, girişte kızıl bayraklar asılı, &lt;b&gt;ayyıldızsız&lt;/b&gt;. İnsanlarla tanışıldı, sohbetler edildi. Oradan Tunceli merkeze geçtik. Akşam meyhanede yemek yerken (ne güzeldi Tunceli’nin o eski meyhaneleri!) polis bastı, kimlik sordular. Arabada unutmuşuz. Arabaya gidildi. Polisin biri ön koltuğa dizini koyar koymaz, lank!, koltuk devrildi, kitaplar ortaya saçıldı. Ne lan bunlar? Doğru karakola, oradan askeriyeye. Kapattılar bizi bir koğuşa.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üç &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;gün gece gündüz sorguya çekildik. Mazgirt’te konuştuğumuz herkesi toplayıp getirdiler, o garibanlar da sorgudan geçti. Allah için bize kibar davrandılar. Ne de olsa Osman memleketin en büyük patronlarından birinin oğlu. CB de Amerikalı, benim sevgilim, sonradan ilk eşim. &lt;b&gt;Tek problem üçüncü şahıs&lt;/b&gt;, onun kimliği şüpheli.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Çok kimliklilik&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Açalım bir parantez, anlatalım. 78-79’da ilk Marksizm heyecanıyla birtakım haltlar karıştırmışım. En beteri, arkadaşların organizasyonuyla gidip askeri lise öğrencilerine devrim dersleri vermişim. Sonra öbürleri yakalanınca işi bana yıkmışlar; Ahmet Mehmet hep müstear isimdir, hepsi aslında Sevan Nişanyan’dır deyip paçayı sıyırmışlar. Ne de olsa Sevan yurt dışında, ona bir şey olmaz diye düşünmüşler. “Ben geliyorum” deyince &lt;strong&gt;merkez komite&lt;/strong&gt; &lt;b&gt;politbürosu edasıyla&lt;/b&gt; zehir zemberek bir mesaj gönderip dönmememi buyurdular. Kulak asmadım tabii, ama tedbir alma gereği hissettim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ne yapmalı? O dönemde bizim Yorgo’nun arkadaşı Kosta, antropolog sıfatıyla, New York Belediyesinin evsiz barksızlar bölümünde çalışıyor. Çıktık onunla beraber Bowery Street’in berduşları arasında birkaç gün geçirdik. On dolara adamlar değil kimlik, babalarının ruhunu bile satmaya hazırlar. Az sonra “&lt;b&gt;çok kimliklilik&lt;/b&gt;” denilen hadiseye yeni bir yorum getirme aşamasına varmıştık. Ondan öte pasaport çıkarmak artık çocuk oyuncağı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Uçurumun kenarında&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Dönelim Tunceli’ye. Ortada bir Türk, bir Amerikalı kız var, bir de ne idüğü belirsiz bir başka adam. Berbat bir Amerikan aksanıyla çatır çatır Türkçe konuşuyor. Gece yorulduğunda &lt;b&gt;Türkçesi bozulacağına açılıyor&lt;/b&gt;, ama adamların o kadarını anlayacak kadar diksiyon bildikleri şüpheli. Mazgirt’liler yemin ediyor, dün gayet güzel Türkçe konuşuyordu diye; ama onlar da Kürt’tür, Türkçenin iyisini ne bilsinler. Askerlerden biri tutturdu, “sen Ermeni misin?” diye. Hadi bakalım, buradan sağ çıkmayacağımız kesin.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Binbaşı geldi, bizi nehir boyunda dik bir uçurumun kenarına götürdü. “&lt;b&gt;Bak Ermenileri buradan aşağı dökmüşler&lt;/b&gt;” diye anlattı, dostane bir tavırla. Hadi canım, diye düşündüm, 1915’te senin devletinin Dersim’de borusu ötmezdi; 1938’de Kürtleri dökmüş olmasınlar sakın. Ama dilimi tuttum, söylemedim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üçüncü günün sonunda “Ankara’dan haber geldi” dediler, “sizi salıyoruz”. Hayret ettik tabii, ama &lt;b&gt;teşekkür etmeyi ihmal etmedik&lt;/b&gt;. Sıkı sıkı da tenbihlediler, siz bir an önce memleketinize geri dönün diye. Ertesi hafta zaten okul başlıyordu, gittik. Bir hafta sonra da New York’ta radyodan 12 Eylül darbesini duyduk. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Şimdi düşünüyorum da, ölümle yüzyüze gelmek aslında iyi bir şey. İnsan ondan sonraki ömrünü &lt;b&gt;piyangodan çıkmış bir ödül gibi&lt;/b&gt; yaşıyor. Normal insanların kanını donduracak tehlikeleri basit birer şakaymış gibi algılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-7603934306767571805?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/7603934306767571805/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=7603934306767571805' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7603934306767571805'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7603934306767571805'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2009/02/tuncelide-bir-turist.html' title='Tunceli’de bir turist'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-3208864564548147828</id><published>2009-01-03T11:58:00.000-08:00</published><updated>2009-04-13T03:25:21.128-07:00</updated><title type='text'>Nemrut Dağının sahibi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 21.03.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ali Nesin, Mutlu, Müjde, bir de ben,&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Tatvan’daki Nemrut Dağında piknik yapalım dedik. Sene 2005, ortalık iyi kötü sakin görünüyor. Yoksa 98-99’da tam burada İtalyan turistleri kaçırmışlardı. Önce zirveye çıktık. Gelmişken gün batımını da görelim dendi. Bir yanda krater gölü, zift yeşili, öbür yanda deniz gibi Van Gölü: akıllara ziyan bir manzara. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Krater gölünün kenarında eskiden bir-iki uyduruk çayhane vardı, yıllar önce Osman’la, sonra Gabriele ile gelmiştim. Tabii yıkılıp gitmişler, ama birinin ocağı duruyordu. Hava iyice karardıktan sonra ateşi yakmayı becerdik. Türkiye’nin en ıssız yeri olmalı. 2500 metre rakımda, 6-7 kilometre eninde dev bir çanak. Yanardağın içi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ne olduğunu anlamadan gecenin içinden 7-8 kişi beliriverdi. Yamuk tipli adamlar, üstlerinde parka, ellerinde piyade tüfekleri, insanı kör eden projektörleri açtılar. Hot zot emirler, Kimsin! Eller yukarı! Böyle durumda işin can alıcı noktası soğukkanlılığını korumaktır. “Hele indirin bakalım şu aletleri” diye buyurduk. “Kör müsünüz, rakı içiyoruz!” Anlayalım dedik, hangi tarafsınız. Korucuymuşlar. Ayrıca bu dağın sahibi olan aşiretmişler. Gecenin bu saatinde ateş görünce akılları çıkmış. Terörist olamaz diye mantık yürütmüşler, ama başkaca anlam da verememişler. Buyur ettik. Görevdeyken içki içemezlermiş. “Başlatma şimdi göreve,” dedik. Şef, biraz tereddütle, bir kadeh almayı kabul etti. Gençler hala bekliyor, tüfekleri indirme emri verilsin diye.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Aşiretin başıymış. Esasen buralı değilmiş, Mutki’liymiş. Bunu duyunca bende hatlar karıştı. “Mutki’liler Zaza olmaz mı?” diye sordum. Öyleymiş, tabii, kendi de Zaza’ymış ama aşiret Kürt aşiretiymiş. Kendi her iki dili iyi bilirmiş, ama bunlar Zazaca bilmezmiş. Zaten, laf aramızda, Kurmancilerin aklı pek her şeye ermezmiş. Kadehler ikilendi. Adamlar etrafımızda çember oluşturup oturdular, saygıyla dinliyorlar. Bir türlü anlamamışlar, gecenin köründe burada ne yapıyoruz diye. Bir şey değil, gece xort inebilirmiş. Bende jeton düşmedi, “xort nedir?” diye sordum. “Canım xort işte, xozuları kapar hani” diye anlattılar, Türkçeleri kıt diye özür dileyerek. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonradan biz bize kaldığımızda “xort, xort” diyerek gülmekten geberdik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-3208864564548147828?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/3208864564548147828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=3208864564548147828' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3208864564548147828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3208864564548147828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/03/nemrut-dann-sahibi.html' title='Nemrut Dağının sahibi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-7069239688320340985</id><published>2008-12-18T06:46:00.000-08:00</published><updated>2009-01-21T05:35:32.139-08:00</updated><title type='text'>Gence Kaplanı Rasim Beğ</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Erivan’da birkaç gün kalıp Bakü’ye geçtim. 1990 Kasım ayı, Sovyetler Birliği daha hayatta ama &lt;b&gt;günlerinin sayılı olduğu&lt;/b&gt; belli. Karabağ’da çatışmalar çığrından çıkmış. Sumgait olayından sonra yüzbinlerce Ermeni evini barkını bırakıp Azerbaycan’dan kaçmış. Misilleme olarak Ermenistan’daki Azerilerin terörize edildiği anlatılıyor. İnsanlar gergin, duygusallık had safhada.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Dış dünyadan gelen insanlar o günlerde Sovyet ülkelerinin her yerinde halâ sanki kırk yıldır kayıp akrabaymış gibi karşılanıyor, bağırlara basılıyor. Tiflis’ten tanıdığım bir Azerinin arkadaşının akrabasını aradım, ondan sonra bir ikram, bir izzet, bir sevgi seli ki anlatılır gibi değil. Evlere misafir ediliyorum, sabah, öğlen, ikindi, akşam sofralar kuruluyor, &lt;b&gt;gardaş muhabbeti yapılıyor&lt;/b&gt;. Tabii adımın Nişanyan olduğunu bilen yok. Burada anlatması uzun sürecek sebeplerle, pasaportumda da yazmıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gel seni bizim partiye götürelim dediler. Müsavat Partisiymiş, bizim 70’lerdeki sol dergi lokalleri gibi bir yer. Giren çıkan bellisiz, kül tablaları tepeleme dolu, birtakım &lt;b&gt;esmer ve ciddi gençler&lt;/b&gt; harıl harıl inqılab hazırlıyorlar. Duvarda uluyan bozkurt posteri, Türk büyüklerinin portreleri, en büyüğü de Alpaslan Türkeş. Gence halk hareketinin önderi, Gence Kaplanı Rasim Beğle tanıştırdılar. Derhal kanım kaynadı: ötekiler gibi dogmatik bir hayal aleminde değil, hayatı tanıyan biri, halk adamı. Fena halde bizim Ömer Laçiner’e benziyor, hem tipi hem tavrıyla: mütehakkim, inceden alaycı, karşısında zeki birini bulmaktan belli ki o da hoşnut. Uzun süre Sibirya’da hapiste kalmış, şimdi de KGB yine peşindeymiş. Sohbet derinleşti, gece yatıya evine çağırdı. Otelde kalmam olmazmış, ayıpmış. Peki dedim, reddetmek imkânsız.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Evde başbaşa sabaha kadar oturduk. Birinci votkanın dibi göründükten sonra anlattı. Gence’de sekiz mi, onsekiz mi Ermeni “kaybolmuş”, bu olayın sorumlusu olarak yargılanıyormuş. “Doğru mu?” dedim, deştim. İnkâr etti, uzun uzun Ermeni mücadelesinin teorik yönünü izah etmeye başladı. Aslında Kafkasya birliğini savunurlarmış. Esas düşman Rusmuş, Azeri-Ermeni çatışmasını körükleyen de Rusya’ymış. Milli konulardaki tavrı, bizdeki benzerlerine oranla şaşılacak kadar medeni ve esnekti. Ne de olsa bizdeki gibi &lt;b&gt;70 sene beyinlerine faşizm kazınmamış&lt;/b&gt;, hem Ermenilerle iyi kötü içiçe yaşamışlar: kasabanda her gün rastlaştığın adamı “şeytan” saymak zordur.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Anladı mı bilmiyorum. Ben olsam anlardım, &lt;b&gt;gözüm kaşım tavrım&lt;/b&gt; öyle kolay kamufle edilecek şeyler değil. Ama anladıysa da bozuntuya vermedi. Sabah öpüştük koklaştık ayrıldık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün Bakü radyosunda röportaja çağırdılar, Erivan izlenimlerimi anlatayım diye. Stüdyoda beş altı tane genç kız, cıvıl cıvıl, etrafımı sardı. Bir tanesi hiç vakit kaybetmeden konuya girdi. “&lt;b&gt;Aa, İstanbulluseen? Zenginseen? Benle evlenirseen?”&lt;/b&gt; Kem küm ettim, kaçtım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-7069239688320340985?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/7069239688320340985/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=7069239688320340985' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7069239688320340985'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7069239688320340985'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/12/gence-kaplan-rasim-be.html' title='Gence Kaplanı Rasim Beğ'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8541783449964717464</id><published>2008-11-28T11:55:00.000-08:00</published><updated>2009-01-22T06:03:10.009-08:00</updated><title type='text'>Vatan Kurtaran Kaymakam</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ben hapse girip çıktıktan sonra Şirince’de iyi kötü bir ateşkes teessüs etti. Müze müdürü kovuldu, esas çıban başı gitmiş oldu. Herkeste benim haksızlığa uğradığıma dair bir kanı oluştu. &lt;b&gt;Kaymakamlığın kapı kulları&lt;/b&gt; bile çarşıda beni görünce selam verip hatır sormaya başladılar. Ben içerideyken aleyhime zehir zemberek bildirilere imza vermiş adamlar “Sevan abi biz aslında seni çok severiz, çocukken arkadaşım vardı, adı Agoptu” muhabbeti yapmaya başladılar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;3 Ocak 2004’te jandarmadan bir astsubay otele geldi. “Sevan Bey kötü haberim var, mühürleyeceğiz” dedi. Eyvah, başa sardık gene! Kaymakamın kesin talimatı varmış, ruhsatsız olduğu için kapatılacakmış, &lt;b&gt;gerekirse zor kullanacaklarmış&lt;/b&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Peki dedim, şu kanunun şu maddesine göre bana bir gün müsaade. Ertesi gün beş tane televizyon, on tane gazete muhabiri kapıda, köyün en cırtlak sesli kadınları otele doluşmuş, jandarma geldiğinde bir yaygara koptu ki görmeye değer! “Çıkmıyorum” dedim, “yasadışı emirdir, tanımıyorum”. Meğer İzmir’deki alaydan takviye kuvvet getirmişler. İki otobüs dolusu silahlı asker, bir yüzbaşı, bilmem kaç tane astsubay, daldılar içeri. Çatır patır flaş yağmuru altında Müjde’yle beni karga tulumba dışarı çıkardılar. Kadınlar çığlık çığlığa bağırıyor. Onları yatıştırmak da bana düştü, yoksa olay kontrolden çıkacak, tehlikeli olabilir. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün köyde ruhsatsız olduğunu bildiğim 42 işletmenin her biri için &lt;b&gt;görevi ihmal ve suiistimalden&lt;/b&gt; kaymakam aleyhine 42 tane suç duyurusu yazdım. Birer nüsha savcılığa, birer nüsha da bilgi için kaymakamlık kalemine vedim. Tatil için çıkıp Hindistan’a gittim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Döndük ki ortalık karmakarışık. Kaymakam bey emir vermiş, mecbur, ruhsatsız işletmeler kapatılsın diye. Ama jandarma işlem yapmıyor, &lt;b&gt;danışıklı döğüş&lt;/b&gt;. Yüzbaşıya gittim, derhal hepsini kapatmazsa kendisi hakkında da dilekçe vermek zorunda kalacağımı, bunu yapmak istemediğimi, ama mecbur kalırsam yapacağımı söyledim. İstifini bozmaz göründü, ama Agop masalı anlatma ihtiyacı duydu. &lt;b&gt;Defans hamlesidir, surda çatlak var demektir!&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Eş dost kaymakamı dilekçe yağmuruna tuttular. Adam yüzsüzün teki, cevap yazmış, ruhsat işlerine jandarma bakar, onların tasarrufudur, benim hiç alakam yoktur diye. Kritik hamle işte buydu. Tanıdık jandarmalara, hiç önemsemezmiş gibi, kaymakamın yazdığı yazıyı gösterdim. İlla fotokopi istediler, &lt;b&gt;“ay vallahi bilmem ki&lt;/b&gt;” diye naz yapıp, verdim. O gün jandarma bölüğü hop oturup hop kalkmış, vay puşt, vay ahlaksız, vay yalancı, olayı bize yıkmaya çalışıyor diye. Yüzbaşı kaymakamla selamı sabahı kesti, aylarca küs oldular. Beni çağırıp işin aslını anlattı. Meğer benim bir sebeple kavga ettiğim biri gitmiş uzun uzun kaymakamı doldurmuş, bu adam şöyle vatan hainidir, şöyle ahlaksızdır diye. Kaymakam da şiştikçe şişmiş, &lt;b&gt;vatanı kurtarmaya karar vermiş&lt;/b&gt;. Yılbaşı gecesi aile gazinosunda bölük komutanını çağırıp “kapatamadınız şu Ermeni’nin yerini, tüh size” diye söylenmiş. Onlar da mecbur, işlem yapmışlar. Hadise bundan ibaretmiş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İşin ardı çorap söküğü gibi geldi. Jandarma, kaymakamlığın emri doğrultusunda Şirince’deki bütün ruhsatsız işletmeleri kapatma kararını uygulamaya başladı. İkinci gün valilikten gelen emirle işlem durduruldu; bütün işletmeler açıldı, bizimki dahil. Şah, mat.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bu seferki dersimiz nedir, görelim. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Soğukkanlılığı elden bırakmayacaksın, bu BİR. Sakin olan kazanır. İKİ: Bunlar korkak, aciz adamlardır. Biraz sıkıştıkları yerde, yanındakini satıp kendini kurtarmaya bakar. ÜÇ: Büyük komplolar, ciddi kararlar aramayacaksın. &lt;b&gt;Kendinde güç vehmeden bir budala kadar tehlikelisi yoktur&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hrant’ı yakan da, bana sorarsanız, aynı tehlikedir. Diyaloğu neredeyse duyar gibiyim. “Paşam, Atatürk’ün manevi kızına dil uzatmış, yaa, maalesef. ” “Vay hergele! Gereğini yapın!” &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yarın emekli olduğunda gelir senin yanına, bütün sırnaşıklığıyla iş dilenir, &lt;b&gt;Agop muhabbeti&lt;/b&gt; yapar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8541783449964717464?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8541783449964717464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8541783449964717464' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8541783449964717464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8541783449964717464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/12/vatan-kurtaran-kaymakam.html' title='Vatan Kurtaran Kaymakam'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-1956464920356326967</id><published>2008-11-21T11:59:00.000-08:00</published><updated>2008-12-03T12:47:31.739-08:00</updated><title type='text'>Hiram Abas</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;New York’taki Türk konsolosluğundan 15 gün süreli uyduruk bir pasaport verdiler, kalktım memlekete döndüm, kalbim pır pır. Havaalanında sivil bir görevli karşıladı, arkalarda bir odaya götürdü, kimlik tesbiti, hafiften sorgu. Yanında gençten sevimli bir kadın, sessiz oturuyor. Sanırım standart prosedür: sorguya çekilen kişi ürkmesin, rahat hissetsin diye yanlarında bir kadın bulunduruyorlar. &lt;strong&gt;Elkitabında yazıyordur&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İki-üç ay kadar belli aralıklarla sorgu sürdü. Eve gitmeme izin verdiler ama gözetleme altında olduğumu da özenle hissettirdiler. İstanbul Valiliğinin alt katında garip, metruk yerler var, &lt;strong&gt;kaybolsan izin bile bulunmaz.&lt;/strong&gt; Bir iki defa oraya aldılar, ama sair zamanda kafeteryada, kebapçıda oturup “sohbet” ediyoruz. Sivil arabayla birkaç defa bir yerlere gittik, trafik polisleri selam duruyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ocak ayında bir gün “büyüklerimiz de seni sorguya çekecek” dediler, telaş içinde. Arabaya binildi, gözlerimi bağlayıp yere çömelttiler. Anladığım kadarıyla Boğaz köprüsünden iki veya üç kere geçtik. Bahçe içinde karanlık bir eve girdik. Gözbağını çıkartmadan, bir çömeltip bir yürüterek alt katlarda bir hücreye aldılar. Kemerimle bağcıklarımı çıkarttırdılar, cebimdeki her şeyi de “&lt;strong&gt;eğer çıkarsan geri veririz&lt;/strong&gt;” deyip aldılar. Kilit kelime, “eğer”.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İki saat gözüm bağlı bekledikten sonra sorguya alındım. Penceresiz büyük bir oda, ortada tahta bir sandalyede ben, aynen filmlerdeki gibi, karşımda iki sorgucu. Biri belli ki kötü polis rolünde, aptal aptal laflar edip beni kışkırtmaya çalışıyor: “Asalacısın hadi itiraf et, pişmanlık yasasından faydalan.” Öteki az konuşuyor, ama yüzüne bakar bakmaz görülüyor ki zeki ve mütehakkim biri, makamdan değil kişilikten gelen otoriteye sahip; rafine Türkçe konuşuyor. “Bu adamla aramızda &lt;strong&gt;sınıfsal dayanışma&lt;/strong&gt; var, bundan bana zarar gelmez” diye düşündüm. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;Rahat olmaya karar verdim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kaç dil bildiğimi sordu, her birini uzun uzun ayrıntılı olarak deşti. Seyahatlerimi sordu, özellikle Güney Amerika üzerinde durdu. “Ermeni milliyetçisi misin?” dedi. Milliyetçiliğin her türlüsünün ahmaklık olduğunu düşündüğümü söyledim, Türkiye’den örnekler vererek. Atatürk? Atatürk milliyetçiliği denen şeyin birleştirici ve insancıl bir ideoloji olduğunu düşünmediğimi söyledim, açık ve net. “O zaman sen masonsun” dedi. Hadi, çattık belaya, kominist değilsen asalacı, asalacı değilsen masonsun! Valla billa değilim dedim, inandırıcı olmaya çalışarak. Hatta masonlara dair atıp tuttum, kıt bilgimle.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Peki dediler, sen git askerliğini yap. Dönüşte görüşürüz. Askerde tabii başımıza başka belalar geldi, hapislere düştük, gazetelere çıktık. Dönüşte bir daha ne aradılar, ne sordular.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İki sene sonra hayret verici bir şekilde bütün gazetelerde MİT müsteşar yardımcısı Hiram Abas’ın fotoğrafı çıkmaya başladı. Kültürlü sorgucumu derhal tanıdım. Birkaç ay sonra da sokak ortasında vurup öldürdüler. Yıl 1990. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;“Hiram” adının ne anlama geldiğini o zaman da farketmedim. Jeton birkaç yıl sonra Mehmet Eymür’ün kitabını okuyunca düştü. Meğer “buradan sağ çıkmam herhalde” dediğim sorgu bir çeşit iş mülakatıymış. Mason değilim diye yırtınmama çok gülmüşlerdir herhalde.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-1956464920356326967?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/1956464920356326967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=1956464920356326967' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1956464920356326967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1956464920356326967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/11/hiram-abas.html' title='Hiram Abas'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-2158480197536457415</id><published>2008-11-14T12:15:00.000-08:00</published><updated>2008-12-03T12:19:11.669-08:00</updated><title type='text'>Bir dil bir insan</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Resmi törenlerden oldum olası nefret ederim. Lise sondayız, 10 Kasım törenine katılmayanı asarız keseriz diye ilan ettiler. Ümit Yalçın’la beraber hemen arazi olduk, müzik kütüphanesinin kuytu kısmına sığındık. Bir yandan Stravinski’nin Oedipus Rex’ini dinliyoruz, bir yandan muhabbet ediyoruz. Konu Latince’ye geldi. Bu dili öğrenmek lazım dedik, &lt;b&gt;cehalet kötü şey&lt;/b&gt;.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;  &lt;/span&gt;Aradık, baktık, tozlu raflarda nefis bir kitap: Liseler İçin Dört Yıllık Latince! Bindokuzyüzkırk küsurdan beri kimse ellememiş. Hazine.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ondan sonraki bir ay boyunca kapandım. Okulu mokulu boş verdim. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Bir kere müthiş rasyonel bir dil, grameri harikulade. &lt;b&gt;Az kelimeyle çok şey anlatma gücü&lt;/b&gt; var. Sonra sistemi bir kez kavrayınca, İngilizce’den tonla kelime çıkartabiliyorsun. Neyse, yanlış hatırlamıyorsam 17 Aralık mı ne, Amerikan üniversiteleri için giriş sınavları vardı. Seçmeli üç konudan birini Latince olarak aldım. Beni bile hayrete düşüren bir puanla çıktım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üniversitedeyken fırsat buldukça devam ettim. Dünyanın en fırlama hocası Victor Bers’ten Latin Lirik Şiiri aldım, Catullus’un belden aşağı dörtlüklerini eğlenerek okuduk. Bir dönem Post-klasik Latince aldım. Lisansüstündeyken bir ara Christoph Besold adlı 17. yüzyılda yaşamış bir Almanın siyaset kuramı üstüne bin küsur sayfalık Latince kitabıyla uğraştım. Koca Amerika’da kitabın 1628 basımı tek nüshası varmış, Kongre Kütüphanesinden &lt;strong&gt;kayınpederin sevgilisi Elaine’in torpiliyle&lt;/strong&gt; rica minnet çıkartıldı, dört beş ay o kitapla yatıp kalktım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bunları anlatmaktan maksadım, demek ki &lt;b&gt;onkasım törenlerinin de insana bir faydası olabiliyormuş&lt;/b&gt;, dolaylı da olsa.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Latince bilince, hele Fransızcan da varsa, İtalyancası, İspanyolcası, Portekizcesi vs. çocuk oyuncağı. &lt;b&gt;İki haftada hakkından geliyorsun.&lt;/b&gt; Tabii konuşmak başka, o zor. Ama&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;  &lt;/span&gt;bir makaleyi okuyup iyi kötü ne dediğini anlıyorsun.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;1980’de CB ile Meksikaya gittik, &lt;b&gt;o kasaba senin bu taşra benim&lt;/b&gt; dolaşıyoruz. İspanyolcam var tabii, ama konuşmaya cesaretim yok. CB dili biliyor, lazım oldukça ben onun arkasına sığınıyorum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Colima adlı şehirde allahlık bir handa gece çişe kalktım. Avluda 8-10 adam oturmuş, içiyorlar. Beni görünce “&lt;b&gt;Gel Gringo sen de otur&lt;/b&gt;” dediler. İspanyolca bilmem, kem, küm, para etmedi. Üstümde atlet fanila, zorla oturttular, &lt;b&gt;tekilayı da dayadılar&lt;/b&gt;. “Söyle bakalım hükümet partisinin kurduğu pazarcılar sendikasına girelim mi girmeyelim mi?” Ortam keyifli, tekila güçlü, kolaysa kaç!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabah gün ışırken bülbül gibi İspanyolca konuşuyordum. Körkütük sarhoş Meksikalı pazarcılarla siyaset üstüne ahkâm kesecek kadar, en azından.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-2158480197536457415?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/2158480197536457415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=2158480197536457415' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/2158480197536457415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/2158480197536457415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/11/bir-dil-bir-insan.html' title='Bir dil bir insan'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-5467187875604142666</id><published>2008-10-31T12:05:00.000-07:00</published><updated>2009-01-08T03:11:26.161-08:00</updated><title type='text'>Tanzot’ta yobazlık dersi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tanzot köyüyle 1987 Kasımında tanıştım. Gabriele ile Artvin’de kalıyoruz, Alman televizyonuna bir belgesel hazırlanacak. Sezon bitmiş, hava soğuk, Karahan Otel bomboş. Bizden başka bir tek eski bakanlardan Hasan Bey var dediler. Tanıştık, iki günde kaynaştık. Seçim kampanyası için o köye gidiyormuş, “Gelin sizi de götüreyim” dedi. Kalktık gittik. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Resmi adı Aydınlık'mış: cennetten bir köşe. 1400 metre rakımda yemyeşil güzel bir çanak. Arkada çayırlar, ormanlar, karlı sıradağlar. Önde bin yıllık kale. Bütün evler ahşapla kerpiç, eski zamandan kalma, dantela gibi işli. &lt;strong&gt;İsviçre halt etmiş&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;O heyecanla Yavuz Karahan’a anlattım. O da düşünmüş taşınmış “burada kış sporları olur” diye karar vermiş. Aradan iki-üç ay geçti, kış ortası telefon etti. “Sevan Bey sen yabancı basını tanırsın.” Ee? Erzurum’daki beden terbiyesi müdürlüğünden kayak temin etmiş, basın mensuplarını misafir etmek istermiş. Neden olmasın, harika! Üç günde yirmi kişilik grup oluştu. Kimler yok ki? Rahmetli Jean-Pierre Thieck, le Monde’dan.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Hugh Pope, o zamanlar çiçeği burnunda Wall Street Journal muhabiri. Bizim Thomas Goltz. BBC’nin adamı, The Times, Reuters, AFP, Sovyet basınından biri, herkes geldi. &lt;strong&gt;O hafta Türkiye’de darbe olsa maazallah dünyanın haberi olmaz&lt;/strong&gt;!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Artvin’den minibüslerle yola düşüldü. Dağlar, vadiler, kanyonlar aşıldı. Kar tutmuş tingirdek yollardan Ardanuç Boğazı’nın düz duvarına tırmanıldı. Davul zurnayla karşılandık. Bele kadar kara batmış yoldan yukarı mahalleye yürüdük. Yanımızda otelin adamları, eski filmlerdeki zenci kuliler gibi, sırtlarında kolilerle sofra servisleri, yatak takımları taşıyorlar. Şarap bardağı da varmış, beyaz ayrı, kırmızı ayrı. Oflaya puflaya taşıdıkları büyük sandık nedir diye sorduk. &lt;strong&gt;Alafranga tuvalet imiş&lt;/strong&gt;. Misafirler alışık değildir, bir yerleri incinir diye düşünmüşler. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bir hevesle herkes kayaklara yumuldu. Ama pist yok, teleferik yok, &lt;strong&gt;elalemin mısır tarlasında&lt;/strong&gt; ne kadar kayabilirsin ki? Az sonra grubun yarısı köylülerle domuz avına gitti. Öbür yarısı bize tahsis ettikleri yüz yıllık ahşap konakta pokere daldı. Konağın alnındaki yazıt silinmiş, ama Ermenice olduğu anlaşılıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Birkaç kişi köyü keşfe çıktık. Kilise 1848 tarihli, bir zamanlar belli ki oturaklı bir binaymış, şimdi çöplük, çatı gitmiş, &lt;strong&gt;içeriyi pıtrak dikeni bürümüş&lt;/strong&gt;. Köylüler toplandı. Ahkâm kestik, “Şunu temizleyip onarsanız hani turistler beğenir gelir resim çeker…” Maksat Aydınlık köylüsünü aydınlatmak!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yaşlı bir amca kafa salladı, kesin bir dille itiraz etti. Burası tekin değilmiş, olmazmış. "&lt;strong&gt;Vay cahil yobaz&lt;/strong&gt;" diye düşündüğümüzü çok belli ettik herhalde ki anlatma ihtiyacı hissetti. Harp zamanında Ermenilerin hepsini bu kiliseye doldurmuşlar, ateşe vermişler. Daha düne kadar yerden &lt;strong&gt;yanık insan kemikleri&lt;/strong&gt; çıkarmış. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yeminle söylüyor ki köylü yapmamış, Halit Paşa’nın askeri yapmış. Ama köylüden de katılanlar olmuş, belki. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;1915 değil, 1918 Mayısı olmalı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-5467187875604142666?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/5467187875604142666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=5467187875604142666' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5467187875604142666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5467187875604142666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/10/tanzotta-kayak-gnleri.html' title='Tanzot’ta yobazlık dersi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-7939893968402745381</id><published>2008-10-10T11:56:00.000-07:00</published><updated>2009-01-08T03:25:26.250-08:00</updated><title type='text'>Yusuf Paşa</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Askerdeyken epeyce serserilik ettik, iyi de eğlendik.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Tümen komutanı elebaşılarından altı-yedi kişiyi çağırdı. Hazrol, rahat faslından sonra sıkı bir fırça, ne vatan hainliğimiz kaldı ne satılmışlığımız. Şimdi olsa herhalde &lt;strong&gt;post-modern&lt;/strong&gt; de derdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bana döndü, küçük dağları yaratmış olmanın verdiği özgüvenle “Sen Das Kapital’i okudun mu?” diye sordu. Okudum komutanım dedim. Sonra herhalde vaziyeti kurtarmak için, “&lt;strong&gt;cahil kalmamak lazım&lt;/strong&gt;” gibi bir şey geveledim, hani bilimsel merak, başka bir nedeni yok gibisinden. Büsbütün köpürdü. Tahsilimizi sordu. Arkadaşlardan biri Amerika’da matematik profesörü, biri Alman Yeşillerinin siyasi danışmanı, biri 6-7 sene yatmış bir Dev-Yolcu. Ben siyaset bilimi okuduğumu söyleyince, “söyle bakalım bir dahaki seçimde ne olacak” diye sınavı sürdürdü. Sene 1986. “Süleyman Demirel başbakan olur” dedim. Film orada koptu. “İyice aptalmışın sen” diye höykürdü, tükürük saçarak. Hepimizi huzurundan kovdu. Türk Ordusu’nun iki kez devirdiği adam mı başbakan olacak?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bir hafta sonra tümen askeri mahkemesi Ali ile beni “emre itaatsizlik” suçundan tutukladı.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Aziz Nesin ortalığı velveleye verince eli daha artırdılar. Askeri isyana teşvikten 24 sene, komünizm propagandasından 7,5 sene, Türklüğe hakaretten 6 sene, &lt;strong&gt;savcı allah ne verdiyse dayadı&lt;/strong&gt;. Rahmetli babam benden habersiz ricaya gitmiş, paşa onu da hakaretle kovmuş. Neyse, işin içine basın girdi, uluslararası akademik çevreler girdi, Turgut Özal sağolsun ilgilendi, üç ay sonra bizi saldılar. Paçayı öylece kurtardık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yıllar sonra Karadeniz kitabını yazarken dayanamadım, paşaya bir-iki dokundurdum. Dedeleri vaktiyle Trabzon valisi olmuş, 1841 Laz isyanını bastırmışlar, arada Lazistan’da taş üstüne taş bırakmamışlar. Bolaman’daki güzelim konak da Haznedaroğulları’nındır. Yarısını bir kardeş yıkıp &lt;strong&gt;Laz Palas yapmış&lt;/strong&gt;, öbür yarısı Yusuf Paşa’nınmış, harap duruyor. Bunları yazdım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Birkaç ay geçti, bir email. Sevan Bey ne güzel yazmışsınız, ama Laz isyanı öyle değilmiş şöyleymiş, kitaplarımı pek beğenirmiş, acaba Bolaman’daki konağı butik otel yapabilir miymişiz, falan filan. İmza: &lt;strong&gt;Em. Tümg. Yusuf Haznedaroğlu&lt;/strong&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İnce bir cevap yazdım, medeni cesaretine saygı duyduğumu belirttim. Tanışıyor muyuz? diye cevap geldi. 40cı Piyade Tümeni günlerimizi anımsattım. Hayal meyal hatırladı galiba, ya da öyle görünmek istedi. &lt;strong&gt;Ne yapıldıysa görev uğruna yapılmış&lt;/strong&gt;, hep iyiniyet varmış, koşullar gerektirmiş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yazışmayı ısrarla sürdürdü. Brezilya’dan kart attı. 2001’de ben gene hapse girince Müjde’yi telefonla aramış, uzun uzun dertleşmiş, nasıl yardımcı olabileceğini sormuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bunlar emekli olunca normal insana dönüşüyorlar galiba, &lt;strong&gt;geç meç&lt;/strong&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gerçi “normal insan” nedir, onu da bilsem...&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-7939893968402745381?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/7939893968402745381/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=7939893968402745381' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7939893968402745381'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7939893968402745381'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/10/yusuf-paa.html' title='Yusuf Paşa'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-789551749817899245</id><published>2008-09-26T12:30:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:31:27.958-08:00</updated><title type='text'>Komplo Teorisi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;1982’de NYU’da Dankwart Rustow’un Çağdaş Türk Siyasi Tarihi master seminerini almıştım. Profesör Rustow o tarihte epey yaşlı, ama hala Washington’da sözü dinlenen üç-beş Türkiye uzmanından biri. 12 Eylül Anayasasının şekillenip onaylandığı günler, tartışma mevzuları da haliyle Türkiye’de istikrarlı bir demokrasi nasıl olur etrafında dönüyor. Döne dolaşa CHP masaya geliyor. Tarihte seçim kazanmamış ve belli ki hiç kazanmayacak bir partinin ana muhalefet olması Türk demokrasisinin en büyük sorunu: bunda herkes mutabık. Öbür taraf sırtüstü yatsa da seçimi kazanacak. Parti kapatsan, yasaklasan, bölsen de farketmiyor. Böyle olunca Halk Partisini destekleyen kesimler umutsuzluğa kapılıyor, radikal çizgilere yöneliyor, eninde sonunda askerden medet umuyor. Halk Partisi askerden medet umunca ister istemez seçimi gene öbür taraf kazanıyor. Fasit daire.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Çözüm nedir diye soru ortaya atıldı. O günlerde Ecevit partiyi terketmiş, yerine isim diye Erdal İnönü’nün adı geçiyor. Yani partinin iflah olma ihtimali sıfır. Dolayısıyla, dendi, mantıki tek çözüm partinin tasfiyesidir. Rustow düşündü, kıvrandı, hak verir gibi oldu. Ama hızlı bir tasfiyenin risklerinin altını çizdi: tepki doğurur, Aleviler sahipsiz kalır, solda radikaller güçlenir. Belalı işler. Dolayısıyla ne yapılacaksa usulca, tedricen yapılmalı: as they say in Turkish, “yavash yavash”. Ben sınıfın radikaliyim, bana döndü: “Ne dersiniz Mr. Nisanyan, bu konuda bir strateji kâğıdı yazar mısınız?”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ben pas geçtim, tezi başka konuda yazdım. Sonraki yıllarda hep aklımın bir köşesinde o konu dolanıp durdu. 83’ten 93’e kadar Erdal İnönü. Sonra Deniz Baykal! CHP’yi “yavaş yavaş” tasfiye etme planı kuracak olsam bu kadar mükemmel bir strateji önerebilir miydim? Sanmam. Deha gerekir, o da bende yok. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Tamam, komplo teorileri her zaman yanlıştır. Onu biliyorum. Gerçek dünyada olaylara dahiyane tasarımlar değil, insanların aptallığı, beceriksizliği, hesapsız hırsları, korkuları, kıskançlıkları yön verir. Bir başka hocam Mao bağlamında söylemişti, “tarihte cehaletin önemini asla küçümseme” diye. Sanırım tarihe ilişkin söylenebilecek en derin sözlerden biridir.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gene de, mesela son birkaç senedir paşaların ettikleriyle dediklerine bakınca insan kuşkuya kapılmadan edemiyor. Faraza Washington’un kurmay odalarında birileri oturup, “Türkiye’de ordunun itibarını nasıl kırarız? Bunları siyasetten usulca nasıl tasfiye ederiz?” diye dahiyane bir plan kurmuş olabilir mi acaba?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yoksa her zamanki gibi, alelade etkenler midir gidişatı belirleyen?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-789551749817899245?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/789551749817899245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=789551749817899245' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/789551749817899245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/789551749817899245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/09/komplo-teorisi.html' title='Komplo Teorisi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-4045087727168282181</id><published>2008-09-19T12:29:00.000-07:00</published><updated>2009-01-08T03:38:05.990-08:00</updated><title type='text'>Ermenistan İzlenimleri</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kimlik çakışması&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Arsen’le bana evsahibi takım tribünlerinden bilet vermişler; &lt;strong&gt;bilerek mi, yanlışlık mı belli değil&lt;/strong&gt;. Maç öncesi heyecan dorukta, yirmibin taraftar “Hayastan!” diye yırtınıyor. Öbür tarafta Türklere ayrılan tribün boş, yüz kişi ya var ya yok. Arkadaşlar orada, güvenlikten rica ettik, polis barikatını aşıp onların yanına geçtik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Genç Sivillerin 12 kişilik mangası televizyon ekiplerinin ilgi odağı olmuş. “Sınırsız dostluk,” “Teşekkürler Gül,” “Arda topu Sarkis’e at” pankartları açılmış, Türkiye ve Ermenistan bayrakları sallanıyor. Yerel televizyoncuların sorularını tercüme etmek bana düştü. Dostluk ve barış mesajları verildi. Gene de içimde coşku yok: çift bayrak da olsa, bayrak sallamak bana göre değil. Barış ve dostluk? Ulusların dostluğundan bana ne! &lt;strong&gt;Ulusların dostluğuna inanmak için uluslara inanmak lazım&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Beri yanda 50-60 kişilik TIR şoförleri grubu, büyük bir Türk bayrağı açmışlar. Birinci golden sonra cesarete geldiler, “En büyük Türkiya!” diye coşmaya başladılar. Sigara istemek bahanesiyle onların arasına karışıp oturduk.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Cep telefonum çaldı. Hapisten tanıdığım Susurlukçulardan biri, televizyondan görmüş, Sevan Abisinin hatırını sormak istemiş. Kimi tuttuğumu sordu. “&lt;strong&gt;Tabi bizimkileri&lt;/strong&gt;” deyip topu taca attım. Gülmekten kırıldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Maçtan sonra güvenlik nedeniyle bir süre tribünden çıkmamıza izin vermediler. Ortam dostça, karşılıklı şakalar yapılıyor. Polislerden biri Ermenice bildiğimi görünce bana gelip sordu, hepiniz Türkiye Ermenileri misiniz diye. “Benden başka Ermeni yok galiba” dedim. Hayretle kafa sallayıp gitti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;[[Resim: Genç Siviller Madenataran önünde.]]&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Soykırım Müzesi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gruptan birkaç kişi Soykırım Müzesini görmek istedi. İngilizce ve Ermenice rehberlik varmış, Ermenice istedik. Rehberimiz Şuşanik, şeker bir kız. İlk kez bir Türk grubuna anlattığı için heyecanlı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Çevirmen gene benim, yorum katmadan her söylediğini aktarıyorum. Sıra 1909 Adana olaylarına geldi. Katliamı Genç Türkler organize etmişler, 30.000 kişi öldürmüşler. Burada yanlışın var dedim, Adana olayı İttihatçılara karşı bir ayaklanma olarak başladı. İttihatçı hükümet olayları bastırmaya çalıştı, hatta Türklerden 30-40 kişiyi astılar. Şiddetle itiraz etti, 1915’in canileri 1909’da suçsuz olabilirler mi? Mantığın alacağı şey mi? Tam öyle, diye sürdürdüm. &lt;strong&gt;İttihatçıların Adana’dan sonra Ermeni meselesinde tavır değiştirmesi&lt;/strong&gt;, çok az üzerinde durulmuş bir enteresan konu. Belki de 1915’e giden yolun en mühim dönüm noktası.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bizimkiler sabırsızlıkla çeviri bekliyorlar: Hayrola Sevan Bey tartışma mı çıktı? Onlara konuyu özetledim. Bu sefer Şuşanik üzüldü. “&lt;strong&gt;Keşki aramızdaki görüş ayrılığını onlara yansıtmasaydın&lt;/strong&gt;” dedi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Turdan sonra sohbet ettik, ne iş yaptığımı sordu. Oteli söyledim. Nişanyan diye otel adına izin veriyorlar mı diye hayret etti. Yirmi sene önce kimse aklından geçiremezdi, ama şimdi rahat dedim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;strong&gt;Ayrıca g.. ister&lt;/strong&gt; diye belirtmedim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ermenistan’ın en güzel küçük otelleri&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Daha Türkiye’deyken birkaç kişiden duymuştum, Tufenkian adlı bir Amerikalı Sevan Gölü kıyısında harika bir küçük otel kurmuş, tam bizim seveceğimiz türden bir yermiş. Mutlaka gidile! &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sorduk soruşturduk, gölün ıssız Doğu yakasında, Tsapatagh diye kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymiş. Yerlilerden kime sorduysak Tsapatagh’ı bilen yok. Sonradan iş anlaşıldı. Meğer &lt;strong&gt;Tsapatagh’ın bilinen adı Kızılkend’miş&lt;/strong&gt;, değişmiş. Azeri köyüymüş, 92’de boşaltılmış. &lt;strong&gt;İmroz’daki Rum köylerini anımsatan bir lanetlenmişlik duygusu&lt;/strong&gt;, girer girmez insanı vuruyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Otel güzel. Yerel mimariye uygun, detayları dürüst ve kusursuz. Enfes kilimlerle donatılmış, araya müzelik çanak çömlek serpiştirilmiş. Ekip iyi eğitilmiş. Belki biraz fazla North American. Trendy.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Daha sonra Dilican’da Tufenkian’ın yeni otelini gördük. İnşaat sürüyor, daha açılmamış, ama şimdiden Dilican’ın avuç kadar tarihi mahallesine damgasını vurmuş. Güzel bir bina, eskiden han yahut hangar gibi bir şeymiş. Sanat atölyeleri, lavaş fırınları, tandırlar, ahırlar, halı tezgâhları: &lt;strong&gt;idealize bir geçmişi yeniden canlandırmak için&lt;/strong&gt; servet harcanmış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Restorana buyur ettiler. New York’un en sofistike mekânlarına yaraşır bir sadelikte: şık. Menüde rahmetli anneannemden bildiğim antika yemekler. Erikli kuzu külbastı. Harisa, yani keşkek, robotta değil havanda dövülmüş. Maraş kebabı. Rezeneli turşu. Tarhun otu. Taze kişniş. Aşure. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ülkenin her yerinde güzel yemek yedik, ama en güzeli kesinlikle buydu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Diaspora&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Garni’deki antik tapınakta Arsen’le resim çekmeye çalışıyoruz. Yaşlıca biri yanaştı, Türkçe duyunca hayret etmiş, Türkler de mi geliyor buraya diye. &lt;strong&gt;Ağır Adana-Antep ağzıyla kusursuz Türkçe konuşuyor&lt;/strong&gt;. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hoş beş, hayat hikâyesi faslı başladı. &lt;strong&gt;Adanalıymış (“ailem” değil, kendisi).&lt;/strong&gt; Lübnan’da doğup büyümüş. Orada aile içinde hep Türkçe konuşurlarmış. 46’da kalkıp anavatandır diye buraya göçmüşler. Üniversitede okumuş, maden mühendisi olmuş. Ermenistan’ı hiç sevmemiş. Buranın halkı yabaniymiş. Lübnan’dan, Halep’ten, Suriye’den gelenlerde kültür varmış, nezaket varmış. Tiyatroya giderlermiş, silindir şapka takarlarmış, buradakilerde külakh’tan başka başlık yok. Batılılara “aghparlar” diye isim takmışlar, çok eziyet etmişler. Zaten gelenlerin çoğu 91’den sonra kapağı Avrupa’ya, Amerika’ya atmış. Kendi de 38 yıl önce Kiev’e gitmiş. Orada kafe işletiyormuş. Halinden memnunmuş. Yanında oğlu ile gelini vardı. Kız sarı kafalı, mavi gözlü, aralarında Rusça konuşuyorlar. Buradan Geğard manastırına gidip mum yakacaklarmış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Onlardan ayrıldık, bir başkası yanımızda bitiverdi. Cüsse, bıyık, Diyarbakır işi. Türkçe konuşmamız ilgisini çekmiş. Kendi de Kürdistan Ermenilerindenmiş. Zaho’luymuş. Körfez Savaşında orada işler zorlaşınca Bağdat’a göçmüş. İki yıl önce de kapağı Ermenistan’a atmış. Sohbeti bizim Ermeniceye çevirince iyice rahatladı. &lt;strong&gt;Cümle içine “tamam”lar “babo”lar karışmaya başladı&lt;/strong&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Suvenir dükkânında car car Türkiye Ermenicesi konuşan 5-6 kişilik bir grup; hallerinden belli, ya Amerikalı ya Kanadalılar. Onlarla da tanıştık. Toronto’lu çıktılar. North York, Don Mills, hangi cadde, hangi sokak derken, aa! annemin eski apartman komşusu! Adresler alındı, selamlar iletildi. Öğleden sonra onları da Geğard’da mum yakarken gördük.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;[[Resim1: Adanalı baba oğulla Garni’de.]]&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;u&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kutsal topraklar&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/u&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Goris’teki otelin sahibine bir günde üç manastır gezdiğimizi anlattık. Yüz tane görsen bıkmazsın dedi. Haklı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ülkenin üzerinden Sovyet rejimi tank gibi geçmiş. Bir tür medeniyet getirmişler, doğru. Her yerde heybetli kamu binaları, düzenli sokaklar, birörnek kolhoz köyleri yapılmış. Adım başı sosyalist heroizmin anıtları: saldırgan, ama &lt;strong&gt;en azından bizdeki beton mustafalardan iyi&lt;/strong&gt;. Sistem belli ki kısa bir süre işlemiş de. Sonra çarklar durmuş, her şeyin üstünü gri ve kasvetli bir toz örtmüş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;O tozun örtmediği yer manastırlar. Her biri bir ıssız dağın başında, insanın tanrıyla – ya da kendi ruhuyla – yalnız kaldığı yerler. Dünyanın pek az yerinde benzeri olan bir mimari kusursuzlukla inşa edimişler. Hepsi aynı ruhun eseri,ama hiçbiri diğerinin aynı değil. Etrafta sükûneti bozan hiçbir şey yok, ne turist otobüsleri, ne bilet, ne levha, ne satış standı, ne otopark ücreti, ne terbiyesizce “restorasyon” gösterileri. Sınırın berisindekiler gibi vahşet izleri yok, ama &lt;strong&gt;Batı’nın kibar cilası ile&lt;/strong&gt; de (henüz) kirlenmemişler. Bin yıldan beri değişmeden oradalar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Beş günde on mu, oniki tane mi ziyaret ettik, unuttum. &lt;b&gt;Khor Virap&lt;/b&gt;: Ağrı’nın tüyler ürpertici kütlesine karşı yapayalnız; üç beş aile gelmiş, kurbanlık horoz getirmişler. &lt;b&gt;Noravank&lt;/b&gt;: bir çalımla dağın üstünde dikilmiş, sarışın. &lt;b&gt;Gndevank&lt;/b&gt;: kaç yüz yıllık ceviz ağacının kuytusunda, yosun kaplı, büsbütün sessiz. &lt;b&gt;Datev&lt;/b&gt;: aşılmaz bir vadinin sonunda, sisle bulutun karıştığı yerde. Üç tane gençten papaz, kendi başlarına mezmur söylüyor; tek başına bir Alman kadın, birkaç gündür buradaymış, resim yapıyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;b&gt;Dadivank&lt;/b&gt;: ormanın en ıssız yeri, yanından deli bir dere akıyor. &lt;b&gt;Goşavank&lt;/b&gt;: kusursuz bir Karadeniz köyünün kucağında, başka bir dünyaya açılan kapı. &lt;b&gt;Hağardzin&lt;/b&gt;: ormandaki tüm ağaçlar dilek bezleriyle donatılmış. Birkaç kişi mum yakmaya gelmişler, üçü Fransa’dan, biri Uruguay’dan. &lt;b&gt;Marmaşen&lt;/b&gt;: bozkırın kovuğunda umulmadık bir vaha; çobanın biri koyunları salmış, kitap okuyor. &lt;b&gt;Yereruyk&lt;/b&gt;: daha eski çağların anılarını taşıyan bir Asya tapınağı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Buraların tanrısı öyle kitapla, kanunla, öğütle, ayıpla gelen bir tanrı değil. Yer tanrısı: yerin kendisi kutsal. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;[[Resim2: Goşavank.]]&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-4045087727168282181?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/4045087727168282181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=4045087727168282181' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4045087727168282181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4045087727168282181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/09/ermenistan-izlenimleri.html' title='Ermenistan İzlenimleri'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-3955550150990499020</id><published>2008-09-12T12:27:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:29:25.161-08:00</updated><title type='text'>Yuri Usta ile karısı</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Rusya’nın ortalarında bir yerde arabaya benzin yerine salyarka kattılar. Gazyağı gibi bir şeymiş: yarım saat gittik ya gitmedik, motor hapı yuttu. Şansımıza tam oracıkta bir privat tamirhane belirmez mi? Sene 92, Rusya’da özel tamirci bulunmaz Hint kumaşı. Devlet tamirhanelerinde iki ay sonraya randevu veriyorlar, hem &lt;b&gt;nüfus sureti, ikametgâh ilmühaberi, dilekçe&lt;/b&gt; vs. ile. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yuri Usta’yla tanıştık. Dükkânı yeni açmış. Alet edevat hak getire, yıldız tornavida var mı o bile belli değil. Contayı yakmışız. Yedek parça bulmanın imkânı yok, ama &lt;b&gt;komşu şehirdeki Devlet fabrikasında&lt;/b&gt; çalışan Yevgeni Usta conta imal edermiş. Bir tam gün Yevgeni Usta arandı, bir yerlerde bulundu, conta sipariş edildi. Üç gün boyunca her gün komşu şehre gidildi, Yevgeni Usta arandı, yarın gelmemiz söylendi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gürcistan’da soyguna uğramışız, para kıt. Şehrin dışında “kemping” bulduk yerleştik. Eski demiryolu vagonlarını getirip konaklama yeri yapmışlar. Gece &lt;b&gt;tavuk boyunda fareler&lt;/b&gt; etrafta cirit atıyor. Gruplar halinde gençler gelip it öldüren cinsinden spirt içiyorlar, sonra demiryolu kuytularında, zifiri karanlıkta, sabaha kadar sevişiyorlar. Bizi de buyur ettiler. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Spirtten aldık, kızlarla bir iki gün sonra canciğer olduk. Türkiye’de işler iyi diye duymuşlar. Viza alabilir miyiz vs.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Şehirdeki tek Devlet restoranına dadandık. Bizden başka tek müşteri yok, ama şaşmaz bir dakiklikle her gece 8’de cazband eşliğinde şarkıcı çıkıyor, full programını yapıp bitiriyor. İkinci gün “boş verin” dedik, masaya davet ettik. &lt;b&gt;Dört beş şişe votka&lt;/b&gt; kaşla göz arası bitti. Gene viza sözleri verildi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Galiba beşinci gün Yuri Usta’da yorgunluk emareleri başladı. O gün biraz içtiler. Ertesi gün votka kasayla geldi ve tükendi. Akşama bütün tamirhane ekibi yerlerde sürünüyordu. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Nihayet “ben bu arabayı yapamayacağım” dedi. Rostov’daki Devlet tamirhanesinde tanıdığı varmış, o yaparmış. “Bizi Rostov’a götür” dedik. Bir kere eve gitmesi lazımmış. “E git” dedik. Bir haftadır eve uğramıyormuş, o yüzden gidemezmiş, &lt;b&gt;karısı kızarmış&lt;/b&gt;. İş başa düştü. Arabasına binip evine götürdük. Karısı gencecik güzel bir kız, iki gözü iki çeşme, bağırıp çağırıyor. Onu yatıştırmak Müjde’ye düştü, odasına götürdü, sevdi okşadı dil döktü. Ben Yuri Ustayı &lt;b&gt;ite kaka duşa soktum&lt;/b&gt;. Karını en son ne zaman Rostov’a götürdün dedik. Birbuçuk sene olmuş. Tamam yürü gidiyoruz dedik. Çekme halatı, akü, falan filan, yola revan olduk. Rostov’da akşam bunları sinemaya da götürdük. Aptal bir Amerikan filmiydi, hangisi unutmuşum. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Rostov’da da tabii tamirci arkadaş bulunamadı. Moskova’dan yedek parça iki ayda gelir dediler. Pes ettik. Arabayı Yuri Usta’ya hediye ettik. O da bize Moskova’daki eniştesinin amcaoğluna ait apartman dairesinin anahtarını verdi. Bir de, havaalanındaki tanıdığını araya sokup bize Rusya vatandaşlarına özgü&lt;b&gt; üç otuz paralık uçak bileti&lt;/b&gt; aldırdı. Moskova’da on-onbeş gün adamın dairesinde kaldık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-3955550150990499020?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/3955550150990499020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=3955550150990499020' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3955550150990499020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3955550150990499020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/09/yuri-usta-ile-kars.html' title='Yuri Usta ile karısı'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-3440572438312241026</id><published>2008-09-05T11:53:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T11:53:58.233-08:00</updated><title type='text'>Abhazya’nın fethi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Birkaç gece Svaneti’de bir dağ kampında kaldık, 3000 küsur metrede, dünyada olup bitenden habersiz. Sabah tıngır mıngır Zugdidi’ye indik. Orası kötüdür diye uyarmışlardı ama kulak asan kim? Günlerdir doğru dürüst bir şey yememişiz, açız, toz toprağa batmışız, araba da haşat. Lokanta bulup bir şeyler yiyeceğiz, tamirci bulacağız, sonra &lt;b&gt;Prenses Çavçavadze’nin botanik bahçelerini&lt;/b&gt; göreceğiz, hesapta. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Daha şehre girmeden üç tane bıçkın tip yolumuzu kesti. Kapıyı açıp &lt;b&gt;Müjde’nin boğazına bıçağı dayadılar&lt;/b&gt;. Müjde de o sırada 3-4 aylık hamile. Neyse, istedikleri paraymış. Cebimizdeki 2300 doları kuş gibi döktük, kurtulduk. Az değil, o parayla daha Moskova’ya, Petersburg’a gidip geri döneceğiz. Yola devam edebilir miyiz? Ölmek var dönmek yok dedik, daha doğrusu ben dedim: devam!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Daha o şok geçmemişti ki, bu sefer şehrin ortasında arabanın biri yandan sıkıştırdı. Can havliyle gaza basıp kaçmaya çalıştım. Pencereyi açıp tabanca çektiler, mecburen durduk. Cepte kalan &lt;b&gt;bir tomar işe yaramaz rubleyi&lt;/b&gt; &lt;b&gt;bağıra çağıra üstlerine fırlattık&lt;/b&gt;. “Tamam, peki” işareti yapıp yol verdiler: belli ki alışıklar. Lokantasına da, botaniğine de lanet okuyup pedala kuvvet Zugdidi’den kaçtık. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Esas macera bundan sonra başladı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Şehir çıkışındaki köprüde asıl Gürcistan bitiyor Abhazya’ya geçiliyor. Geçer geçmez bir şeylerin yolunda olmadığı anlaşıldı. Yerde zincirleme trafik kazası olmuş gibi izler, cam kırıkları. İleride bir tank, terkedilmiş, yanıyor. Karşıdan manyaklar gibi yalpalayarak birkaç araba geldi, içleri balık istifi asker&lt;b&gt; &lt;/b&gt;dolu, üniformalarının yarısı var, yarısı yok, kimi tişörtlü, &lt;b&gt;kafalarında kanlı birer bez&lt;/b&gt;, ellerindeki kalaşnikovları pencereden dikmişler. Vınlayıp geçtiler. Arada ters istikamette konvoyla askerler gidiyor, ne araç denk geldiyse doluşmuşlar: özel otolar, ambülanslar, külüstür şehiriçi otobüsleri.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yol kenarında bir kalabalık kamp kurmuş, belli ki bir-iki gündür buradalar, sefilleri oynuyorlar. Ermenice bilen birilerini bulduk, sorduk. Dün &lt;b&gt;Gürcü ordusu Abhazya’yı istila etmiş&lt;/b&gt;. Yol üstünde birkaç kilometre ötede savaş varmış. Sene 1992, galiba 14 Ağustos olmalı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ben tutturdum, görelim diye. Fırsat bu,&lt;b&gt; bir daha savaş nerede buluruz?&lt;/b&gt; Hem Zugdidi’ye dönüp ne yapacağız? Geri adım atarsak Müjde dünden hazır, vazgeçelim diyecek. Yolculuk yatar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Arabanın antenine bir beyaz atlet bağladık. Askeri barikatlarıı “jurnalist” deyip geçtik. Arada egzos takımı kopmuş, içeri alıp ön camdan bazuka gibi dışarı uzatmışız, &lt;b&gt;cehennem makinası homurtuları&lt;/b&gt; çıkartarak gidiyoruz. Gören Gürcü ordusunun gizli savaş aracı sanır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Karşıdan güruhlar halinde insanlar gelmeye başladı. Sırtlarında tencereler, tavalar, denkler, yorganlar; nineler, bebeler, kimi eşyasını işporta arabasına yüklemiş. Evlerinden kaçan Abhazya’lı Gürcülermiş.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;  &lt;/span&gt;Yol kenarındaki bir köyde genç bir kızla konuştuk. Durmamız için yalvardı, diller döktü. Gece istesek onlarda misafir kalabilirmişiz. Abhazlar Müslümanmış, &lt;b&gt;gözlerini kırpmadan insanı keserlermiş&lt;/b&gt;. Müjde gene kalacak gibi oldu, Müslüman olan sanki o değil benmişim gibi!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Köy çıkışında ilk cesetlerimizi gördük. Yol kenarına yatırmışlar, başlarında &lt;b&gt;eşofman üstü kamuflaj ceketi&lt;/b&gt; giymiş birkaç Gürcü askeri. Sylvester Stallone kılıklı bir tanesi gözü dönmüş bir ifadeyle silahı arabanın camından içeri soktu, kafama doğrulttu. “Rambo!” deyip güldüm, sigara ikram ettim. Marlboro paketini kaptı, ne halin varsa gör gibisinden yol verdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sohum’da sokak çatışmaları oluyormuş: şehirden bam güm sesleri geliyor, dumanlar çıkıyor. Gürcüler bu sabah girmişler, Abaşidze’nin hükümetini ele geçirmeye çalışıyorlarmış. Tıpkı bizim Karadeniz şehirleri gibi bir yer, bir yanı deniz, bir yanı dağ, tek geçit yolu var. Artık kaldık burada derken ilk kamptan tanıdığımız Ermenilerden biri çıkageldi. Arka yolları biliyormuş, peşine düştük, dere tepe mahalle yollarından geçip Abhaz tarafına çıkıverdik. Türk plakasını görünce pek sevindiler, “kardaş!” “salamalaykum!” diye tezahürat yaptılar. Selamlarını aldık,&lt;b&gt; bozuntuya vermedik&lt;/b&gt;.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;15-20 km ileride, dağın yamacında, ormanın içinde, masallardan çıkma bir &lt;b&gt;gümüş kubbeli Rus kilisesi&lt;/b&gt; beliriverdi. Meşhur Novy Afon Manastırı imiş. Savaştan kaçan Ruslar için buraya mülteci merkezi kurmuşlar. Bir yolunu bulup araya kaynadık, yemekhanede karnımızı doyurduk. Rica minnet, gece yatacak bir yer de verdiler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün kendimizi Pitsunda’daki plaja attık. Bütün gün kumsalda yatıp denize girdik. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-3440572438312241026?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/3440572438312241026/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=3440572438312241026' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3440572438312241026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3440572438312241026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/09/abhazyann-fethi_05.html' title='Abhazya’nın fethi'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-5771125587347271034</id><published>2008-08-26T06:53:00.000-07:00</published><updated>2009-04-12T03:32:47.187-07:00</updated><title type='text'>Şam'ın Şekeri</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;em&gt;(Agos 26.12.2008)&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Suriye’li Hıristiyanlara sorunca “&lt;b&gt;Suriyeli’yim, Arabım&lt;/b&gt;” diyorlar. Aradaki fark bu. Başkasını bilmem ama ben “Türküm” demem, eğer çok üşengeç günümde değilsem. Ermeniliği o kadar önemsediğimden değil, &lt;b&gt;tehdide boyun eğmeyi&lt;/b&gt; kendime yediremediğimden.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Saidnaya, Maalula, Şam’a yakın büyücek kasabalar. İkisinin de girişinde büyük birer Meryemana heykeli var. Selçuk’taki gibi sadece turistlerin gördüğü bir dağ kovuğunda değil, girişte, hükümet konağı ile şehir oteli arasında bir yerde. Karayollarının trafik tabelaları: sağa Mar Efrem ziyaretgâhı, sola Mar Toma kilisesi, ileriye, kasabanın üstüne &lt;b&gt;kale gibi yükselen Bakire Meryem manastırı&lt;/b&gt;. Saidnaya’ya ne hikmetse bir tane de kocaman Sheraton dikmişler. Bütün çalışanlar Sofi, Circis, Evdokya, Luka, patronlar da öyle. Ama gittiğimiz gün bolca başörtülünün katıldığı bir Müslüman düğünü vardı içeride.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Halep’in en güzel meydanındaki heykel eski Maruni piskoposlarından birinin heykeli, cübbesiyle asasıyla, azametli. “&lt;b&gt;Ceddülarab&lt;/b&gt;” veya ona benzer biri de olabilirdi, biz öylesine alışığız, ama değil. Gerçi etrafta yeterince &lt;b&gt;Hafız heykeli ve Beşar posteri&lt;/b&gt; de var, o başka. Modern Suriye milliyetçiliğinin kurucularının birkaçı Hıristiyanmış. Şimdi adını hatırlayamadım, bir tanesinin ismini her şehirde caddelere vermişler, bizdeki &lt;b&gt;Talatpaşa Bulvarı&lt;/b&gt; yerine. Mişel Aflak değildi tabii, o iktidardaki Baas partisinin kurucusu, sonradan gözden düşmüş, Irak’a sığınmış, anıtmezarı Bağdat’ta.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Orduda subaylar arasında Ortodoksu, Katoliği, Süryanisi varmış. Hatta bir tanesi generalmiş, göstermelik de olsa. Hükümette bir iki tane bakan da var galiba. Siyasi iktidarın Alevilerde olması önemli bir unsur. Sünni çoğunluğa karşı Hıristiyanları bir tür denge unsuru olarak kullanıyor olabilirler sanırım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ekonomik olarak Türkiye’den yirmi otuz yıl gerideler. Ama mesela Halep’e girer girmez “&lt;b&gt;burası yaşanabilir bir şehir&lt;/b&gt;” duygusuna kapılıyorsun. İnsanlardaki güleryüzlü kalenderlik midir, kentin orasına burasına değdirilmiş &lt;b&gt;ufak tefek sevgi işaretleri&lt;/b&gt; midir, nedir bilmem. Muhtemelen hayaldir, yaşanmaz aslında. Ama bunca senedir Urfa’ya, Mardin’e gider gelirim, mesela oralarda bir an bile böyle bir duygu geçmemiş içimden. İnsanın ruhunu büzüştüren o katı bağnazlığı, esas Anadolu’daki kadar olmasa da, alttan alta hissedersin.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;b&gt;Vecdi Bey’in söylediği&lt;/b&gt; herhalde budur. Bak Türkiye ne güzel “millet” olmuş, Suriyeliler daha becerememişler, yazık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-5771125587347271034?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/5771125587347271034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=5771125587347271034' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5771125587347271034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/5771125587347271034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/12/amn-ekeri.html' title='Şam&apos;ın Şekeri'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8921607113909916535</id><published>2008-07-04T12:47:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:57:57.462-08:00</updated><title type='text'>Genç İsviçre</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Derin İsviçre’nin derin taşrasında, ancak Orta Avrupa’da olabileceği kadar tertipli, efendi bir kasaba – Solothurn. Şehirde bir tane çirkin bina yok gibi: çoğu 18. yüzyıldan kalma bonbon evler,&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;süslü alınlıklar, barok kuleli Katolik kiliseleri. Her pencerede çiçek var, ki mutluluk belirtisidir normalde. Etrafta yeşil dağlar, dereler, bin yıllık ağaçların gölgelediği vadiler, halı gibi çimler, temiz pak mutlu inekler. Vardığım akşam üzeri St. Ursen kilisesinde Bach konseri vardı. Ein feste Burg ist unser Gott’u söylediler, 25 sene olmuş halâ hatırlarım. O kadar güzeldi ki gözümden şakır şakır yaş geldi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Konserden sonra etrafı dolaştım. Taşra tabii, bu saatte in cin top oynar. Bütün dükkânlar 6’da kapanmış, iyi insanlar evlerine çekilmiş. İstasyon sokağında bir-iki gariban Türk, o kadar. Üstelik sigara içiyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Nehir kenarında kuytu bir yerden sesler duydum. Atölyeden bozma hangar gibi bir yer, önünde paslı metal yığınları, çöpler, karanlıkta üçer beşerli gruplar halinde gençler içki içiyor. Ben yaklaşınca huzursuzlanır gibi oldular. Sonra herhalde polis olmadığıma kanaat getirdiler. İçtikleri sarma sigarayı bir tanesi bana da uzattı. Saçların her biri ayrı renge boyanmış, punk. Yüzler kevgir misali piercingli. Bana sigarayı veren kulağını deldirmiş, tavuk kemiği takmış. Hakikiymiş. Yanındaki kızın üstünde bölük pörçük kara bir şey; memeleri, &lt;strong&gt;oynaşan kedi yavruları gibi&lt;/strong&gt; bir çıkıp bir kayboluyor. Yaş 15, bilemedin 17.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Bir şey demiş olmak için “Solothurn güzelmiş” dedim. Acıdılar. Tükürür gibi, “Solothurn boktur” dediler. “İsviçre boktur!” &lt;strong&gt;İstikbal yokmuş, bundan emindiler&lt;/strong&gt;. Dilim döndüğünce Avrupa medeniyetini savunmaya çalıştım, sanat, tarih vesaire. Tabii nafile. Kılık kıyafetim düzgündü, pantolon, kemer, yazlık gömlek. Çekilmez bir faşist olarak görmüş olmalılar, sanırım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün arabaya otostopçu bir kız aldım. O da Budist çıkmasın mı? "Otoyoldan gitmeyeceğim çünkü çirkin, köy yolu daha güzel" dedim. Uzun uzun beni aydınlattı, bir morona ders verir gibi. Güzellik, çirkinlik aslında yokmuş. İç huzura erişirsem otoyol motoyol farketmezmiş. &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8921607113909916535?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8921607113909916535/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8921607113909916535' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8921607113909916535'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8921607113909916535'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/07/gen-isvire.html' title='Genç İsviçre'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-4922143932013119588</id><published>2008-06-27T12:24:00.000-07:00</published><updated>2010-03-11T13:26:43.438-08:00</updated><title type='text'>Thomas Goltz</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üç hafta süren ikinci askerliğimden dönüşte, soktum anahtarı Arnavutköy’deki evin kapısını açtım ki, içeride tanımadığım iki Amerikalı adam, dağlar gibi kâğıtlar, etrafa saçılmış binlerce dia, kesif puro dumanı, çalışıyorlar. Kimsiniz? Dedim. Sen kimsin? Dediler. &lt;strong&gt;Ayı gibi olanı Thomas Goltz’muş.&lt;/strong&gt; Gabriele bunlara bir-iki gün çalışmaları için müsaade etmiş. Sonra kendisi dayanamayıp kaçmış. Kaldık mı başbaşa?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Türkiye hakkında derleme bir kitap hazırlıyorlarmış. Karadeniz bölgesi eksikmiş. Var mı yazacak tanıdığın dedi. Az buçuk bildiğimi söyledim. “Sit down and lay the shit out!” dedi, emir kipinde. Sabaha kadar da vakit verdi. Oturup yazdım, mecbur, güzel de oldu. Hayatta ilk yazdığım gezi yazısıdır. Yirmi yıl sürecek bir kariyerin başlangıcı oldu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Wyoming’in en derin taşrasından gelmiş. New York’ta tiyatro okumuş. Afrika’nın en güney ucundan başlayıp, tek kişilik Shakespeare oyunları sahneleyerek, iki senede Mısır’a kadar yol almış. Sonra bir müddet Suriye’de oturmuş. Birkaç Amerikan gazetesinin muhabirliğini yapmış. Vize derdine üç ayda bir Adana’ya geldiğinde Hicran’la tanışmış. Ankara’ya yerleşmiş. Bana hep Cengiz Han’la Çörçil’in melezi hissini verdi. Feci bir aksanla boru gibi öterek Türkçe konuştuğunu sanırdı. Bedrettin Dalan’ın Özel Kalem müdiresini şap diye yanağından öpünce &lt;strong&gt;kadıncağız ağlamaklı olmuş&lt;/strong&gt;, özür dilemek bana düşmüştü.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Beraber bir de Istanbul derlemesi yaptık. 12 tane birbirinden meşhur yazara yazı ısmarladık. Bir tane işe yarar yazı gelmeyince hepsini oturup bir haftada kendimiz yazdık. Sonra bir rehber kitap dizisi işine giriştik. Bir sene uğraşıp, birkaç kere birbirimizi boğazlama aşamasına geldikten sonra battık. O tempo ancak Amerikalılarda vardır: 12 saat fanatik bir hırsla iş üret, &lt;strong&gt;çözülmez cinsinden kırk tane problem&lt;/strong&gt; çöz, sonra Bebek Bar’da bir şişe viski, sonra gene sabaha kadar aynı manyak çalışma hızı…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Üst düzey emniyet kadrolarıyla insanı işkillendirecek ölçüde sıkı fıkıydı. Kim bilir neden İran sınır boylarını pek sever, günlerce Van’a takılır, sonra acayip birtakım nakliyeci tiplere bürosunda emirler yağdırırdı. Günahı kuşkucuların boynuna. 89’da bir de baktık ki Azerbaycan’a gitmiş, o zamanki cumhurbaşkanı Elçibey’in sağ kolu oluvermiş. Karabağ savaşı sırasında Amerikan basınına kan ve barut kokan anti-Ermeni yazılar geçti. Bana olan gıcığından mıdır diye düşünmedim değil.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Darbe olup Elçibey devrildiğinde, Aliyev kuvvetleri bunu ele geçirmeye çalışmışlar; son dakikada &lt;strong&gt;bir helikoptere atlayıp canını dar kurtarmış.&lt;/strong&gt; Ne kadarı gerçektir, ne kadarı filim bilmem. Bir iki sene sonra bu sefer Özbekistan’da bir Türk okulunun müdürü oldu. Sonra oradan da sınırdışı etmişler diye duyduk. Hicran’ı da alıp Wyoming’de babasının çiftliğine dönmüş diyenler oldu, ama kim bilir aslı nedir. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;HAMİŞ - Wyoming değil Montana imiş. Hicran'la Adana'da değil Ankara'da tanışmışlar. Ayrıca babasının çiftliği yokmuş, tanınmış bir doktormuş. Pardon, hafıza yanıltıyor. Anormal derecede sempatik ve aynı ölçüde tahammül edilmez bir adam olduğunu belirtmiş miydim? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-4922143932013119588?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/4922143932013119588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=4922143932013119588' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4922143932013119588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4922143932013119588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/06/thomas-goltz.html' title='Thomas Goltz'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-3669355986397259656</id><published>2008-06-20T12:42:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:42:39.430-08:00</updated><title type='text'>Vartenik macerası</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kemaliye’de sordum, yok öyle yol dediler. “Ya varsa” ihtimali daha cazip geldi. Haritada var görünüyor: Munzur Dağının güney omuzundan Dersim'e gizli arka kapı! Amundsen’in Kuzeybatı Geçidi kadar heyecan verici!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İlk 20-25 kilometre berbat, belli ki geçen yazdan beri geçen olmamış. İnsan da yok. Birinci dağı aştıktan sonra iş zorlaştı, sonunda saplanıp kaldım. Geri yürümek delilik; ileride Başbağlar diye bir köy görünüyor, arabayı bırakıp oraya yürüdüm. Garip bir yer, metruk, evlerde bir sürü kurşun deliği; bir de hayvani anıt dikmişler, vatan-millet. Üstelik yol burada pat diye bitiyor. Derenin üstünde Ermenilerden kalma taş köprü varmış, uçurmuşlar. Bir patika buldum, düşe kalka bir sonraki köye yürüdüm. Orada, neyse, üç-beş ihtiyar vardı. Uzaydan gelmiş gibi karşıladılar. “Keşke dün gelseydin” dediler. Minibüs haftada bir gelirmiş. Başpınar’dan minibüsçü Esat arandı. Binbir naz niyaz, gelmeyi kabul etti. Yol 45 dakikaymış, arabası olan başka meskûn yer yokmuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yolda sohbet ettik. Cesaretime şaşkındı. Yol tabii ki yokmuş. Arabam da söylediğim yerde olamazmış, çünkü oraya araba çıkmazmış. Bu dağların arkası komple terörist yatağıymış. Başbağlar köyünü nasıl bilmezmişim, 92’de teröristlerin 33 kişiyi öldürdüğü yermiş. Düşündüm: Anadolu’nun en derin fay hatlarından birindeyiz. Öbür taraf Alevi, Kürt. Bu taraf Türk, Sünni, hem de çok. Savaş ruhu bıyıklarına yansımış. Sevan dikkat!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Başpınar, eski Vartenik, vaktiyle mamur bir yermiş belli. Şimdi 250 nüfus kalmış. Tabii yılın olayı oldum. Ordudan emekli antika bir Unimog bulundu; mazot tankı tamir edildi. Dağlardan 100 küsur kilometre dolanıp araba kurtarıldı. Akşama doğru Başpınar’a dönüldü. O saatten sonra gitmem sözkonusu bile değilmiş. Misafir edeceklermiş. Hem, komple mecnun değilsem, bu dağlarda ne işim var hele bir anlatmalıymışım.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Şirince’de oturduğumu söyledim. Orada Ermeniler varmış diye duymuşlar, televizyonda görülmüş. Benden başkası yok dedim. Gerilim arttı. Vartenik’in anlamını merak ederlermiş. Söyledim. Pek inanmadılar, Kıpçak Türkçesi olması gerekiyormuş, kaymakam bey demiş. Ama benim açıklamam da daha mantıklı gibi geldi. Kaçınılmaz konu açıldı. Denenmiş gambitten girdim: sadece bir kişi bile haksız yere zulme uğramışsa Türklerin özür dilemesi gerekmez mi? Biraz kem küm, sonra hak verdiler. Demek buralarda insanlık daha ölmemiş dedim. Zannederim dönüm noktası buydu, güvensizlik bulutu yavaşça dağıldı. Mevzu derinleşti. Hıristiyanlık mı iyidir Müslümanlık mı konusu açıldı. Baktılar takım açık veriyor, cami hocası da evinden çağrıldı. Normalde kahve dokuzda kapanırmış. Yattığımızda bire gelmişti. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="FONT-SIZE: 11pt; LINE-HEIGHT: 115%; FONT-FAMILY: 'Calibri','sans-serif'; mso-fareast-font-family: Calibri; mso-bidi-font-family: Arial; mso-fareast-language: EN-US; mso-ansi-language: TR; mso-bidi-language: AR-SA"&gt;Sabah muazzam bir kahvaltı hazırlamışlar: ballar, kaymaklar, küflü peynirler, börekler, çörekler. Arabayı da çocuklar yıkamış. Öpüştük, ayrıldık. Birkaç gün sonra televizyonda Ahmet Hakan’ın programına konuktum. Başpınar’ın insanlarına bir selam ilettim. İzlemişlerdir, umarım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-3669355986397259656?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/3669355986397259656/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=3669355986397259656' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3669355986397259656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/3669355986397259656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/06/vartenik-maceras.html' title='Vartenik macerası'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-1109447792831088213</id><published>2008-06-13T12:42:00.000-07:00</published><updated>2009-01-17T10:20:00.861-08:00</updated><title type='text'>Yezidi Bıno</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Midyat’taki konukevinde Zeki söyledi, Yezidilerin önde geleni Bıno imiş, Çayırlı köyünde bulurmuşuz. Ertesi gün gittik. Taş çölünün ücra bir yerinde taş devri köyü. Ziggurat tarzında, yukarı doğru daralan, antik Mezopotamya’dan bu yana değişmemiş, dar pencereli taş evlerden ibaretmiş. Araya en feci cinsinden birkaç tane villa tipi konut kondurmuşlar. Cenaze var, Bıno oradadır dediler. Mezarlık tepenin ardında, büsbütün ücra bir yer. Birkaç adam toplanmış, bir çeşit tören yapıyorlar. Arabadan iner inmez etrafımızı sardılar, otomatik tüfekler çıktı. Bir tanesi de dağda mevzilenmiş, uzun namluluyu bize doğrultmuş. Sorgu sual, üstümüz arandı. Sonunda biri bizi aldı, öteye yürüttü, toprağa oturttu. “Bıno benim, ne istediniz” dedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kan davası varmış. 90’larda örgüte karşı silah taşımış. 18 tane kurşun yemiş. Dalağını, pankreasını, daha bir şeylerini almışlar; bacağında unuttum kaç tane platin varmış. Bütün ahali Almanya’ya mülteci gitmiş. “Orası iyi gelmedi bize” dedi, hüzünle. Şimdi erkekler geri gelmiş. Köyü zorla Kürtlerden geri almışlar. Yeni yapılan evler bitince kadınlarla çocuklar da gelecekmiş. Bir umut, belki! Oğlu gelmiş, dayanamamış Almanya’ya geri gitmiş. En çok ezan olayına bozulmuş. “Lo Allah sağir midir ki böyle bağirirlar?” dermiş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Benim Ermeni olmama şaşırdı. Kendileri de Kürtmüş, gerçi, ama Kürtlere güven olmazmış. İnsanı arkadan vururlarmış. Güler'in Kürt damarı tuttu, diklenmeye başladı. Eyvah, kavga çıkacak!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yezidiliği sordum. "Kaç defa anlattım, gene bildiklerini yazdılar" diye biraz söylendi. Gün doğarken ve gün batarken kollarını güneşe açıp Yaratan'a dua ederlermiş. Yıldızlar ve meleklerle ilgili de anlattı ama aklımda kalmamış. Resmi dinler hakkındaki tavrı, bizimkilerin en cüretli anında dile getiremeyeceği netlikteydi. Kitap ve peygamber fikrini ilkel bulurlarmış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kahve içmeye illa eve davet etti. Taze beton ve plastik boya kokan boş villayı gezdirdi. Kaufhof kolileri içinden kahve makinasını buldu. Kullanım kılavuzunu okudum, tercüme ettim, el birliğiyle aleti kurduk. Alman usulü filtre kahve yaptık. Gencin biri gitti, alelacele koyun sağdı, kahvemiz için süt getirdi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ölen yaşlı bir kadınmış. Cenazesini Almanya'dan göndermişler. Yıllarca bekledikten sonra buraya gönderilen cenazeler varmış. Orada gömülmek istemezlermiş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-1109447792831088213?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/1109447792831088213/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=1109447792831088213' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1109447792831088213'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/1109447792831088213'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/06/yezidi-bno.html' title='Yezidi Bıno'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-2768506251491859146</id><published>2008-05-30T12:45:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:46:11.848-08:00</updated><title type='text'>Çukurca kaymakamı</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Hakkari’den Şırnak’a geçeceğiz, geç de kalmışız, ama Çukurca levhasını görünce dayanamadık. Irak sınırının tam üstünde, memleketin son ucu. İsmi de aldatıcı: manyak dağların en dik yerine taraça gibi kondurulmuş bir dağ köyü.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;İlçeye girer girmez bir araba dolusu sivil yolumuzu kesti, Emniyet’e buyur ettiler. Alışık olduğumuz şeyler, sorgu, sual, kimlik tesbiti. Bizim ekip de kuvvetli: Ali Nesin profesör, Mutlu meşhur gazeteci, Müjde ile ben malum. Emniyet Müdürü ayrı misafir etti, gene aynı sorular, aynı cevaplar. “Şimdi kaymakam bey de sizi görmek ister” dedi. İtiraz hakkımız var mı? Yok. Ağır silahlı tim eşliğinde kaymakamlığa geçildi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kaymakam saçı jöleli, jön bir tip. Hoşbeş, çay kahve faslı icra edildi. Vakit geçiyor. “Hadi bize müsaade” dedik. Olmazmış. “Kusura bakmayın, misafirimizsiniz.” Tutuklu muyuz? Yok, haşa. Ama bu saatten sonra salamazlarmış, güvenlik müvenlik. Resmi konukevi biraz konforsuzmuş ama ne yapalım, orada kalırmışız. Biraz daha deşince dilin altındaki bakla çıktı. Kaymakam bey iki senedir bu Allahın cezası yerdeymiş, eşiyle çocukları da burada değil. “Kırk yılın başında sizin gibi adamlar gelmiş, salar mıym?” diyor. Bizimkiler topu bana attılar. “Bir koşulla kalırız,” dedim. “Kravatınızı çıkaracaksınız, o zaman olur!”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kaymakamlık rezidansına geçildi. Sofra kuruldu. Malum muhabbet, AB ülkeleri vatanımızı el altından bölmeye çalışıyormuş. Bizim o projeyle alakamız ne, meraktan çatlıyor. Ben de dilimi tutamadım, TC’nin güvenlik politikası göründüğü kadar gerizekâlı mı yoksa az da olsa bir mantığı var mı bahsini açtım. Ortam gerilir gibi oldu: işin ucunda resmi konukevinden başka konukevine yatay geçiş ihtimali de var. Neyse rakı sağolsun. Korucu fıkraları anlatıldı. Pekekeci hikâyeleri dinlendi. Herkes herkesi tanırmış, sonuçta. Kasaba kulübünde oynanan bir tür ölümcül briç partisi gibi geliyor kulağa.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yatma saati geldi. Konukevine gitmemize içi elvermemiş, kendi evinde boş iki oda varmış, orada yatmamızda ısrarcı oldu. Mutlu o saatten sonra daha köşesini yazacak, eşofmanı giydi laptopun başına oturdu. Kaymakam bey de pijamalarını giyip kanapeye kuruldu. Eh Mutlu o tarihte bağlantısız, güzel de kız. İster misin? Onlar salonda sohbeti sürdürürken biz içeride mavrayı koyulttuk. Ciddi değil tabii, Mutlu duysa öldürür.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sabah kahvaltıdan sonra salındık. Şırnak’a dek, Allah bilir, 8-10 defa daha durdurdular. Kaymakam Bey’in selamını ilettik, geçtik.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-2768506251491859146?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/2768506251491859146/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=2768506251491859146' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/2768506251491859146'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/2768506251491859146'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/05/ukurca-kaymakam.html' title='Çukurca kaymakamı'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-7193115603487508837</id><published>2008-05-16T11:57:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T11:58:04.860-08:00</updated><title type='text'>Savaş Güney</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Arkamıza taktıkları polis otosu sonunda canımıza tak etti. Ardeşen-Pazar arasında hızımı 180’e çıkardım. Bir-iki şık manevrayla adamları atlattım. Ani bir U dönüşü yapıp Çamlıhemşin’e saptım. Çamlıhemşin yolu o zamanlar felaket bir ham yol. Çamur batak, bir saatte ancak vardık. Hoşdere Lokantasına oturduk. Ismarladığımız yemek daha gelmeden sirenler öttü, polis çıkageldi. Zart zurt, sorgu, buraya niye geldiniz? (Keyfimiz istedi.) Ne zaman gideceksiniz? (Beğendik, yerleşmeye karar verdik.) Niye sürat yaptınız? (Sen trafikçi misin birader?) Onlar gitti, bu sefer hadi, jandarma geldi. Komutanım görmek istiyormuş. Burası polis bölgesi değil, neden geldiler diye merak etmiş. Sonunda Gabriele dayanamadı, zangır zangır ağlamaya başladı. Ne de olsa Alman, alışık değil.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yan masada sakallı, kavruk bir adam oturuyordu. Belli ki dağ adamı, kibar ama otoriter. “Yorgunsunuz,” dedi. “Buyurun benim çiftliğimde biraz dinlenin. Bunlar oraya gelmez.” Savaş Güney’le böyle tanıştık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Karanlık ormanlardan bir saat daha gidildi. Sonra elle işleyen uyduruk bir teleferikle Fırtına Deresinin karşı yakasına geçildi: dere azgın, kapıldın mı sağ çıkma ihtimali yok. Öbür tarafta derme çatma birkaç ağaç ev, kümesler, inek ahırı, sarı kafalı harikulade üç çocuk, sağda solda birkaç şelale, çağlayanlar, orman. Eşi Doris Almanmış. 14 sene önce Almanya’dan tiksinip gelip buraya yerleşmişler. Elektrik daha bu yıl gelmiş.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;  &lt;/span&gt;Bir süre tavuk yetiştirip satmışlar. Sonra Avrupa’dan gelen tanıdıklara dağ yürüyüşü yaptırmaya başlamış. Para pek lazım değilmiş. Olan da zaten içkiye gidiyormuş. Ağaç evlerin büyük olanında Ankara’nın ötesinde eşine rastlanmayacak bir kitaplığı vardı: Heine, Thomas Mann, siyasi tarih, felsefe vs.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kaçkar Dağlarını avucunun içi gibi biliyordu. (Şimdiki dağ rehberlerinin hepsi Savaş’ın çömezleridir.) Aşağıdayken huzursuzlanıyor, öğle olmadan içmeye başlıyordu. Dağda bambaşka bir insandı: keçi gibi sert, sözü dinlenir, sırtını dayayabileceğin biri. Az zamanda hayatımızın ana eksenlerinden biri oldu. İki ayda bir kalkıp Hemşin’e taşındık. Kendi İstanbul’a gelip bizde kaldı. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonra gitgide huzursuzluğu arttı. Karakol komutanına tabanca çekti, bir süre hapis yatıp çıktı. Tutkulu bir şiddetle, yoluna çıkan kadınlara sarıldı. En sonunda, pek kazaya benzemeyen bir trafik kazasında ölüp gitti. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Doris çiftliği bir yıl daha götürebildi. Sonra Almanya’ya döndü. Ortanca kız İstanbul Hukuk’ta okuyormuş diye duyduk. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Geçen yıl gittiğimizde her yeri eğrelti otu bürümüştü. Ağaç evler çökmüş, arazinin yarısını dere yarıp götürmüş. Meşhur teleferik paslanmış, dağılmış, bir köşeye atılı duruyordu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-7193115603487508837?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/7193115603487508837/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=7193115603487508837' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7193115603487508837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/7193115603487508837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/05/sava-gney.html' title='Savaş Güney'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-212088522351441650</id><published>2008-05-09T12:35:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:35:35.312-08:00</updated><title type='text'>Albayrak’lı astsubay</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Herkes bilir, Ağbak’taki Surp Partoğomyos kilisesi askeri bölgededir. Bunca yıldır kimse girip gezememiş, resim çekilmesine izin verilmemiştir. Biz gene de şansımızı deneyelim dedik. Başkale’den İran sınırına giden yola girdik. Yeni adı Albayrak, tabii, ne olacak. Dağlık yerler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Kapıdaki asker “yassak” dedi. “Komutanına haber ver!” dedim, tartışılmayacak bir tonla. Kıdemli Jandarma başçavuşmuş, çağırdı, gittik. “Güvenlik” dedi, “vatan savunması” dedi, elin Ermenisinin cüretine biraz da şaştığını belli ederek. Osmaniye’liymiş. “Osmaniye nasıl Osmaniye olmuş bilir misin?” dedim. Tabii bilmezmiş. Kozanoğlu isyanını, Derviş Paşa’nın Fırka-i Islahiyesini anlattım. Türkmen aşiretlerinin nasıl Gâvur Dağında avlanıp düze iskân edildiğini anlattım. Osmaniye, Islahiye, Hassa adlarının ideolojik anlamını irdeledim. Ağzı açık dinledi. Çay söyledi. “Kilisede hazine varmış diyorlar” dedi. Alın teriyle kazanılmamış paradan kimseye hayır gelmediğini söyledim. Hak verdi. Madem buraya kadar gelmişiniz, bari gezdireyim dedi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Okkalı bir höyüğün tepesinde, 11. Yüzyıldan kalma dev boyutlu bir katedral. Çatısı göçmüş, duvarlarda büyük gedikler açılmış. İçine siperler kazılmış, havan topu bataryaları yerleştirmişler. Bütün ovaya, etraftaki dağlara hakim bir yer. Eskiden her gece dağlardan taciz ateşi açarlarmış. Bunlar da cevap verirmiş. Top menzili bilmemkaç kilometreymiş. Sabaha kadar sürdüğü olurmuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Fotoğraf çekmemize bir şey demedi. Yalnız, giderken, bunları bir yerde basma başım derde girer dedi. Öpüştük, ayrıldık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yıllar sonra bir gün Şirince’de bahçede çalışıyorum, bir adam çıkageldi. “Beni hatırladın mı?” dedi. Osmaniye deyince hatırladım. O günden beri aklından çıkmamış. Osmaniye tarihini araştırıyormuş. Kitap nasıl yazılır, nasıl yayınlanır, bilgimden istifade etmek istermiş. Oturduk biraz sohbet ettik. Kahve yaptım. Cevdet Paşa’nın Maruzat’ının fotokopisini çektirip verdim. Gerçi epeyi ağdalı Osmanlıca’dır, ne kadar anladı bilemem.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-212088522351441650?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/212088522351441650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=212088522351441650' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/212088522351441650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/212088522351441650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/05/albayrakl-astsubay.html' title='Albayrak’lı astsubay'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-8273372006785088034</id><published>2008-04-11T12:43:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:45:32.566-08:00</updated><title type='text'>Peder Augustín ve Amerikalı maymunbilimciler</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Shintuya, Madre de Dios nehri üstünde, yolun sonuymuş. Oradan tekne bulursak 3-4 günde Puerto Maldonado'ya ineriz diye hesap ettik: sonrası Allah kerim. Cuzco'dan kamyonla iki günlük yol. Gece Pilcopata'da ikiz Rum madamların hanında kaldık, o da ayrı hikâye, başka zaman anlatırım. Amazon cangılının en derin kısmına daldık. Hayatta görmediğimiz cinsten punk kelebekler yer yer halı gibi yolu kaplamışlar, kamyon dalınca milyonlarcası birden havalanıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Shintuya uyduruk bir yer. Bir yanda iskele komutanının evi, öbür yanda Katolik misyonu, okul, revir, beyaza boyalı kilise, o kadar. Buradaki kızılderililer dağlılardan farklı bir tür, kısa boylu. Giydirilmişler, belli ki, ama kırmızı popolu maymunlar gibi, takım taklavat açıkta. Peder Augustín'le tanıştık. Gözlüklü, zayıf, utangaç, laboratuvar asistanı kılıklı biri. Dilediğimiz yerde çadır kurabilirmişiz. Kendisi on senedir buradaymış. Hem öğretmenlik hem doktorluk hem papazlık yapıyormuş. Hırsızlıktan şikâyetçiymiş. Bir de kadınlar fırsat bulunca madenlere kaçıp fahişeliğe gidermiş, engel olamamış. "Belki size ihtiyaçları yok" dedim, provokasyon için. "Yetişkinlerde haklısın herhalde," dedi. "Ama çocukların neye ihtiyacı var bilebilir miyiz?" Ağır cevaptı. 27 yıldır aklımdan çıkmamış.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Ertesi gün Rio Manú'dan aşağı, saç baş dağınık, iki Amerikalı kız geldi. Önce ayna istediler, yüzlerine baktılar, yabanlıklarına şaşarak. Üç aydır ormandaymışlar. Gece maymunlarını incelemişler. Zooloji teziymiş. Gündüz yatıp gece ağaçlarda oturmuşlar.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;  &lt;/span&gt;Oradaki yerlilerin ekolojik dengesi bozulmasın diye her türlü modern nesneden kendilerini arındırmışlar: konserve yok, çakmak yok, ayna yok, alkol kesin yok. Görürlerse almak isterlermiş. "Onların kültürünü bozmaya ne hakkımız var?" Argüman bu!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gece ateş başında tartışma çıktı. Osman siyasi doğruculuktan şaşmaz, kızların tavrını anti-emperyalist buldu. Ben bir aşağılama sezdiğimi söyledim. Aşırı alınganlık yaptılar, küsüp çadırlarına çekildiler. Üç aydır insan yüzüne çıkmamış olmanın etkisi, belki, ya da üç ayın susuzluğuyla yutulan bir şişe aguardiente'nin etkisi. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Sonradan düşündüm, kızların aradığıyla Peder Augustín’inki o kadar farklı değildi: bir tür, benliğini aşma çabası. Ama Peder Augustín’de sanki daha bir cömertlik varmış gibi geldi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-8273372006785088034?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/8273372006785088034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=8273372006785088034' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8273372006785088034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/8273372006785088034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/04/peder-augustn-ve-amerikal.html' title='Peder Augustín ve Amerikalı maymunbilimciler'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7430614197651686818.post-4100643270792838949</id><published>2008-03-28T12:36:00.000-07:00</published><updated>2008-12-03T12:36:56.651-08:00</updated><title type='text'>Don Pancho</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Huancabamba’daki devacılar çok iyidir, mutlaka gidin dediler. Baktık 140 kilometre, sabah gider akşam döneriz diye yola çıktık. Kamyon yolculuğu, sabahki bekleme hariç, 14 saat sürdü. 4000 küsur metrelik bir geçitten And Dağlarını aştık. Meğer hazretler Huancabamba merkezde değil, köylerde olurmuş. Don Pancho iyiymiş. İnsanın ruhunu okurmuş. Bir gün de katır tedarik etmekle geçti. Üçüncü gün, akıllara durgunluk veren birtakım dağ patikalarından düşe kalka gittik. Akşama doğru, ciğerlerimiz patlak körük gibi fıslayarak, Don Pancho’nun köyüne vardık.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Don Pancho tüm kızılderililer gibi ketum, ifadesiz bir adam. Ahırda yer gösterdi, oka çuvallarının üstüne yatak serildi. Yan bölmede domuzlar durmadan homurdandılar. Sabah kalktığımızda üstümüz halı gibi pire kaplıydı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Gün doğarken gene yollara düştük. Donmuş bataklıklar, buzlu dereler aştık. Nihayet bulutların üzerinde, gri bir metal örtü gibi ışıyan Shimbe gölüne geldik. Don Pancho anadan doğma soyunmamızı emretti. Deliler gibi böğürerek soğuk suya girdik. Birtakım paslı kılıçlar, ne idüğü belirsiz aletler çıktı, İspanyolca İnkaca karışımı dualar okundu. Baharatlı otlarla bir alkol karışımı yapıldı, burnumuza çekmemiz söylendi. Kafadan kurşun yemek öyle bir duygu olmalı, şaşırtıcı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Aynı yollardan, bu sefer kesif sis içinde Don Pancho’nun köyüne dönüldü. Yolda uzun ponçolar giymiş, silahlı, 30-40 kişilik bir atlı grubuna rastladık. Ya da bana öyle geldi, emin değilim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Biz yokken evde bütün gün sanpedro kaynatmışlar. Halüsinojen bir kaktüsmüş. Don Pancho nihayet biraz açıldı. Bacağını kırsan, kriz geçirsen seni şehirde hastaneye gönderirim tabii dedi. Ama uzun süre iyileşmeyen hastalıkların yüzde doksanı kalpten gelirmiş. Modern tıp bunu anlamazmış. Shimbe gölünde arındıktan sonra sanpedroyu içince, yalnız kendi kalbini değil, yanındakilerin kalbini de açık kitap gibi okuyabilirmişsin. &lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Yöre köylerinden birkaç hasta daha vardı. Hep beraber içtik. Corinna-Barbara ile Osman ondan sonraki bir-iki gün tuhaf bir huşu içinde dolaştılar. Ben içer içmez sızmışım. Hakikate erme şansımı bir kez daha kaçırmış oldum, ne yapalım. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 10pt"&gt;&lt;span style="font-family:Calibri;"&gt;Köyden Huancabamba’ya, oradan Pasifik sahiline dönüşümüz gene 3-4 gün sürdü.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7430614197651686818-4100643270792838949?l=nisanyan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://nisanyan.blogspot.com/feeds/4100643270792838949/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7430614197651686818&amp;postID=4100643270792838949' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4100643270792838949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7430614197651686818/posts/default/4100643270792838949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://nisanyan.blogspot.com/2008/03/don-pancho.html' title='Don Pancho'/><author><name>Sevan Nişanyan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11368801692909214434</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/_YXmOKYiwtFw/STbzzS3FDmI/AAAAAAAAAAM/FRDzzrXW-dI/S220/sevan+by+Aline+Ozinian.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
